BAŞLARKEN…

         Boğaziçi yaratılış olarak dünyada tek olan bir biçimlenmedir. Yaratıcımız burada iki kıtayı bir kitap sayfasını ortadan ayırır gibi  yavaşça ayırmış,kıyılara özel bir görünüm vermiştir.Otuz km boyunca kıyılar ve tepeler bir dantel kumaş gibi girintiler, çıkıntılar,tatlı yükseklikler halinde uzanıp gidiyor…Eski bir Batılı gezginin deyimi ile İstanbul’un konumundaki bu lüks  başka hiç bir yerde yoktur…

     Tarih olarak Boğaziçi; insan yerleşmesinin en ilginç,en uysal , en sevimli örneğini ortaya koyan uygar bir deneydir.Uysal,sevimli ve uygar; çünkü ağaç su ile evin, bitkiler ve hayvanlar ile insanın birbirlerini korkutmadan,boğmadan yıpratmadan beraberce yaşamalarının en güzel tablolarını oluşturan bir sevgi; 19.yüzyılın Paris’i gibi bir tek kişinin beğenisi ile yontulmuş,meydana çıkmış bir heykel değil,adı sanı belirsiz sayısız insanın yarım bin yıl boyunca ortak çabaları toplumsal zevkleri,güzellik duyguları ile boyadıkları yağlıboya bir resimdir…

 YÜZYILLAR BOYUNCA BOĞAZİÇİ

            Bu kıyıların ilk belirgin sahipleri olan Traklar, Romalılar ve Bizans ; çağlarının güvensizlik karakteri ve devletlerinin sınırlı kalan güçlülüğü gibi sebeplerle kendilerini yarımadanın surları içine hapsetmişler ve Boğaziçi’ni kullanamamışlardı. Bizans Boğaz’da bir kaç balıkçı köyü,beş on karanlık suratlı manastır  vebelli bir iki küçük yazlık saray yapabilmişti.Avrupa ve Asya’nın karşı karşıya geldiği kıyılarda,gurubu seyrederken susan ağaçların, yamaçlarda diz boyu yayılan çiçeklerin ve günün her saatinde rengi değişen akarsuyun tadına varmak Osmanlı Türkleri’ne nasip olmuştu.Anadoluhisarı tepelerine gelip önlerine serilen inanılmaz güzelliğe bakan ilk atlılarımızın bu yalancı cennete vuruldukları bellidir.(Malesef o Anadoluhisarı tepeleri vahşi bir betonlaşma sonucu mahvedilmiştir.)Bu ilk gelenler ; Boğaz’ın adlarından birini en gönülden kopan duygularla koymuşlar : “Bir nehr-i aziz.”

      Ondan sonra 500 yıl boyunca ilmik ilmik bir mimarlık,süsleme sanatları,bahçecilik örgüsü örüp durmuş,şirin camilerin,mermerli altınlaşmış çeşmelerin,fener ve kandil asılmış korulukların,boyalı tahta evlerin birbirini izlediği nefti servilere,sarı katırtırnakları ve kırmızı mor erguvanların karıştığı uzayıp giden bir ayrı dünya..Onu görmüş olan bütün yabancıları da hayrete düşürüyor ve hayran bırakıyordu. Bütün  bir Batı literatürü bu övgülerin zengin örnekleri ile doludur.

Otelin ilerisindeki sıra yalılar...100 yıl önce

 ESKİ YERLEŞİMİN PRENSİPLERİ :

            Yazılı bir imar düzeniymiş bu.Belediye ve iskan bakanlığı gibi kuruluşları bile yok.Ama yüzyıllar boyunca burada yaşamış göçüp gitmiş olan insanların ortak bir dünya görüşüne,birbirine benzeyen güzellik anlayışlarına ve ölçülerine dayanan daha sağlam ve temelli bir düzen:Kıyılar boyunca suyun hemen kenarında ve bazen de denize çıkmış uzanmış durumda en çok üç katlı ahşap evler dizili…Evlerin çoğunlukla iki yanı ve arkaları bahçe.Ondan sonra dar bir yol geçiyor.Arkada yükselen yamaçlar ise ormanla kaplı..Yolun geniş olması gerekli bulunmamış.Çünkü ulaşım için asıl kullanılan en geniş ve en çabuk aşılan yol denizin kendisi.Yalının üst katında oturulduğunda kapıları açılıverince aynı anda,öndeki masmavi deniz yanlardaki parlak parlak çiçekler ve arkadaki buğulu yemyeşil ağaçlar hepsi birden görülebiliyor. Dik yamaçların ara verdiği biraz içeriye çekildiği yerlerde oluşan vadilerde, köyler ve mahalleler oluşmuş.Onlar da en çok üç katlı. 20.yüzyıla girildiğinde Boğaz’ın peyzajı ve estetiği bu kurulu düzen içerisindeydi….

BUGÜNE DOĞRU

         Anlaşıldığı gibi hem yerleşimdeki biçim alış hem de mülkiyet düzenindeki iç yapısı,bir yandan gelişen tekniğe,ulaşım gereklerine,modern trafiğe hemen uyacak ,tam cevap verecek halde değildi…Fakat bu bir olgu idi.Yapılacak rasyonel iş geçmişin yapılarına,günün şartlarına uygun fonksiyonlar vermek idi. Bir değişim ve çağa uyum zorunluydu.Demek ki eski Boğaziçi çaresiz değişecekti.Fakat sadece değişmesi ve tıpkı bir tabloyu onarır gibi yer yer yeniden düzenlenmesi gerekirdi.Yok edilmesi gerekmezdi !

                Eski düzen ; tüm alanlarda,yani devlet ,askerlik,ekonomi, din, moral değerleri gibi sektörlerde yavaş yavaş ortadan kalkar,bu dünyadan elini çekerken; bu kültür değişimi tabii olarak Boğaziçi’nde de kendini gösterdi. Doğu her şeyi ile gidiyor, fakat Batı da tam  gelemiyordu. Eski İstanbul’un dayandığı Doğu’nun düşünce dünyası ortadan kalktı fakat Batı da ; tabiatı koruma,yapı sanatının en güzel eserlerini doğurma gibi erdemleri ile gelemedi.Alınması zor,uyulması zaman alan uğraş,çaba disiplin isteyen yanları gelemedi. Batı’nın kolayı zahmetsizi göz boyayanı geldi :Beton demir ve asfalt …Ama kültürün biçim vermediği beton,medeniyetin bükmediği demir ve sanatın yoğurmadığı asfalt…Son 30 yılda Boğaz peyzajı geniş çapta bozuldu. Eski Boğaziçi’ninyalı,tahta,küçükev,selvi,namazgah erguvan,fıstık çamı gibi malzemeden oluşan tuvali  iki hançer ile yırtıldı:   Birincisi apartman..İkincisi gecekondu… (Çelik Gülersoy,Boğaziçi Sorunlar,Çözümler,1978)

Tarabya Koyu ve çevresi 1860'lı yıllarda...

YARARLANILAN KAYNAKLAR :

 1-Boğaziçi’nde Yalılar ve İnsanlar; Murat Belge

2-Adım Adım İstanbul

3-Therapia’dan Tarabya’ya ; Orhan Türker

4-İstanbul Ansiklopedisi (Tarabya maddesi)

5-Kentim İstanbul -Tarabya  Semti

6-Boğaziçi Sayfiyeleri ; İnciciyan

7-Boğaziçi Anıları ; Sedat Hakkı Eldem

8-Boğaziçi’nde Tarih ; Samiha Ayverdi

9-Hatıralarım ; Yorgo L.Zarifi

10-Boğaziçi Sahilhaneleri ;Orhan Erdenen

11-Bir Galata Bankeri’nin Portresi; Murat Hulkiender

12-Dersaadet’in Fotoğrafçıları;Bahattin Öztuncay

13-Boğaziçi Gezi Rehberi;Jak  Deleon

14-Taksim Atatürk Kütüphanesi İstanbul Kitaplığı ve Gazete Arşivi

13- Yıldız Sarayı IRCICA Kütüphanesi

14-Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik) ; Mübahat  S.Kütükoğlu

15-Sabah Gazetesi Arşivi

16-Başbakanlık Osmanlı Arşivi (Sultanahmet)

17-Alman Arkeoloji Enstitüsü Fotoğraf Arşivi

18-Şirket-i Hayriye-İDO

19-Belgelerle Boğaziçi’nde Asırlık Seyahat-(Şirket-i Hayriye)-İDO

20-İst. Büyükşehir  Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı  Arşivi

21-Sultan II.Abdülhamid’e Verilen jurnallerin Tahkik Raporları-Çamlıca Basım Yayın

22- Çelik Gülersoy-Boğaziçi-Sorunlar ve çözümler

23- Konstantiniyye; Philip Mansel

 FACEBOOK SAYFAMIZ :

https://www.facebook.com/groups/302375059862275/

BEĞEN ve PAYLAŞ

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALMAN İMPARATORU TARABYA’DA….1917

ALMAN İMPARATORU II.WILHELM’İN 1917′DE İSTANBUL ZİYARETİ SIRASINDA

TARABYA ALMAN SEFARETİ’NDE GOLTZ PAŞA’NIN MEZARINI ZİYARETİ…

http://www.tarabyatarihi.com/wp-content/videos/imparator.flv

BEĞEN ve PAYLAŞ

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Alman Profosör Çanakkale Savaşında Hayatını Kaybeden Dedesinin Mezarını Tarabya’da Buldu…

     Alman Gesamtschule Berger Fekol Okulu öğrencilerinden Türk asıllı Sema İnanç’ın uzun araştırmalar sonucunda, 90 yaşındaki Alman profesörü, Çanakkale Savaşında hayatını kaybeden amcasına kavuşturdu. Tarabya’da bulunan Alman sefaretindeki amcasının mezarını ziyaret eden Prof. Bettaque, gözyaşlarına hakim olamadı.

      Yıllardır amcasının mezarını aradığını söyleyen Rolf Bettaque, “Bir gün telefonum çaldı ve bir Türk kızı amcamın mezarına ulaştıklarını söyledi. Bana ve ailemize büyük bir mutluluk yaşattıkları için bu yavrularımıza gönülden teşekkür ederim” dedi.

Amcasının mezarı başında oldukça duygulanan Bettaque, “Merhaba amca ben geldim, uzun süredir seni arıyordum ve bir mucize eseri seni bulduk” diyerek törene katılanları da duygulandırdı. En kısa zamanda amcasının hayatını kaybettiği Çanakkale’ye de gitmek istediğini söyleyen Bettaque emeği geçen herkese teşekkür etti.

BEĞEN ve PAYLAŞ

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

VİLLA TARABYA PROJESİ

http://www.tarabyatarihi.com/wp-content/videos/alman.flv

Almanya ile Türkiye arasında sanat köprüsü

     Tarabya Sanatçılar Akademisi’nin açılışı Türkiye ve Almanya Dışişleri Bakanları Davutoğlu ve Westerwelle tarafından yapıldı. Akademi ile iki ülke arasındaki kültürel ilişkilerin güçlendirilmesi hedefleniyor.

Almanya Dışişleri Bakanı Guido westerwelle ve Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu (soldan sağa)
Almanya Dışişleri Bakanı Guido westerwelle ve Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu (soldan sağa)

     Tarabya Sanatçılar Akademisi’nin açılışına Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Alman mevkîdaşı Guido Westerwelle’nin yanı sıra kültürden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Cornelia Pieper ile Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth ve çok sayıda davetli katıldı.

       Tarabya Sanatçılar Akademisi, Türk ve Alman sanatçılar arasında iletişim kurulmasını hedefliyor. Akademi’de, bir danışma kurulu tarafından seçilecek Alman sanatçılara burs verilecek. Bursiyerler de yaklaşık altı ay Tarabya Sanatçılar Akademisi’nde kalarak, çalışmalarına burada devam etme ve Türk meslektaşlarıyla ile diyalog kurma imkânı bulacaklar. Tarabya Sanatçılar Akademisi’nin ilk bursiyerlerini 2012 yılının ilkbaharında kabul etmesi planlanıyor. İlk etapta beş bursiyer kabul edecek Akademi’nin yılda beş ila on sanatçı ve yazara burs vermesi öngörülüyor.

Tarabya Sanatçılar Akademisi tartışmaları

        Tarabya Sanatçılar Akademisi, proje aşamasında Türkiye ile Almanya arasındaki kültürel ilişkileri geliştireceği düşüncesiyle geniş destek gördü. Başbakan Angela Merkel de, projeyi Alman kültür politikasının dönüm noktalarından biri olarak tanımladı. Ancak Tarabya Sanatçılar Akademisi, uzun süren tartışmaların ardından açıldı.

        Tarabya Sanatçılar Akademisi’nin projesi 2008 yılında Hıristiyan Demokrat Birlik Parti Milletvekili Steffen Kampeter ile Sosyal Demokrat Parti’den meslektaşı Petra Merkel’in girişimi ile geliştirildi ve Alman Meclisi tarafından kabul edildi. 2009 yılında da Meclis Bütçe Komisyonu, Akademi’ye 6 milyon euro kaynak ayrılmasını onayladı.

       Akademi’nin İstanbul’un Kültür Başkenti olduğu 2010 yılında açılması planlanıyordu. Ancak 2009 yılındaki genel seçimlerden sonra göreve başlayan Almanya Dışişleri Bakan Yardımcısı Pieper’in projeye ilişkin yeni bir öneri sunması Alman siyasetçiler arasında yeni bir tartışma başlattı. Zira Pieper’in önerisi sanatçılara burs verilmesi yerine, Türk ve Alman sanatçıların biraraya geleceği bir kültür merkezi kurulmasını öngörüyordu. Bu öneriye Hrıstiyan Sosyal Birlik partisi, Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller partisinden siyasetçilerin karşı çıkması üzerine, bütçe donduruldu.

          Bunun üzerine Alman Dışişleri Bakanlığı yeni bir öneri hazırladı. Yeni öneri, projenin ilk taslağında öngörüldüğü gibi sanatçılara burs verilmesini, Akademi’nin Almanya’nın Türkiye Büyükelçiliği’ne bağlı olmasını ve Goethe Enstitüsü ile  işbirliği yapılmasını içeriyordu. Bu yeni öneri Alman siyasetçiler tarafından kabul edildiği gibi, Türkiye’nin çekinceleri de giderilmiş oldu.

         Alman Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği bilgilere göre Türkiye, 1880 yılında Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamit tarafından diplomatik amaçla kullanılması şartıyla Alman İmparatorluğu’na hediye edilen bir arazinin üzerine kültür merkezi kurulmasına kuşkuyla yaklaşıyordu. Zira Türkiye, bunun diplomatik bir statüsü olmayacağını savunuyordu. Ancak perşembe günü törenle açılan Tarabya Sanatçılar Akademisi, Almanya’nın Türkiye Büyükelçiliği’ne bağlı olarak faaliyet gösterecek, dolayısıyla diplomatik bir statüsü olacak. Goethe Enstitüsü ise danışmanlık görevini üstlenecek. Burslar, Alman Meclisi, Kültür ve Medyadan Sorumlu Federal Devlet Bakanlığı, Goethe Enstitüsü ve Ernst Reuter Girişimi’nin temsilcilerinden oluşan bir danışma kurulu tarafından belirlenecek sanatçılara verilecek.

Roth: “Sanata sansür uygulanamaz”

Öte yandan, Tarabya Sanatçılar Akademisi’nin açılışına katılan Yeşiller partisi Eş Başkanı ve Türk-Alman Parlamenterler Konseyi Başkanı Claudia Roth, Türk tarafının bu Akademi’ye yönelik olası eleştirileri olduğuna ilişkin söylentilere karşılık “Sanatçılarımız burada diğer ülkelerdeki benzeri yerlerde var olan koşullara uygun şekilde çalışacaklar. Sanat muhalif ve siyasi içerikli olabilir. Kesinlikle sansür edilemez. Türk tarafı da bunu biliyor” diye konuştu. (14.10.2011)

© Deutsche Welle Türkçe

BEĞEN ve PAYLAŞ

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SELİM İLERİ-KAVAFİSLİ GÜNLER

          Türk okurunun Kavafis’le tanışması oldukça geç kalmış bir tanışma. Şairin Türkiye ile ilintisi bile pek ilgi uyandırmamış.1882’de kaleme aldığı “Tarabya’dan Ayrılırken” kuşkusuz öyle parlak bir şiir değil. Bununla birlikte imparatorluk başkenti İstanbul’u bir yarı-yabancının söylemiyle düşleme imkânı veriyor: “Hoşça kal Tarabya, hoşça kalın otelin zevkleri/Çatlayasıya yenen güzel yemekleri/Günün yorgunluğunu alan güzel yatakları/Hiç ayrılmak istemediğim güzel manzarası/Zamanı geldi artık bu güzel şeylere/Hoşça kalın demenin…

          Çok geçmeyecek beş on yıl sonra o otelde Eylül’ün kahramanı Necip görünecektir. Necip de bize yabancı konukları anlatır. Böylece oteli İskenderiyeli bir şairden ve bir Osmanlı romancısından okuma fırsatı buluruz. Necip; bezgin, mutsuz, Kavafis neşeli, canlı, çocuksudur. Mehmet Rauf’un mükedder Tarabyası İskenderiyeli şairde handiyse egzotik bir yerdir.

            Ama öteki şiirler gelip çatınca Kavafis’in sevinçleri sönüp gider, geriye pek az edebiyat adamının dile getirebildiği bir acı kalır. Hemen hiç kesişme noktaları olmadığı halde, Kavafis’teki acı şairi Dostayevski’ye yakın kılar. Yalnız  Dostayevski’yi ve Kavafis’i okuduğumda ölüm ayrılıklarını andırır bir acı düşünüyorum.

            Türk okuru, Kavafis’ten izdüşümleri Lawrence Durrel’in İskenderiye Dörtlüsü’nden de hatırlayabilir. Birkaç şair çevirmenin, adlarını andıklarım dışında Cevat Çapanla  Erdal Alova’nın çabalarını şimdi şükranla karşılıyoruz. Bütün bu çevirmenler, Kavafis’i yorumlayarak bize eşsiz şiir şölenleri sundular. Şimdiyse Samih Rıfat’ın Sanat Her Zaman Yalan Söylemez mi? yi okuyorum. İskenderiyeli şair, şiir sanatı ve ruh arınışları üzerine görüşlerini kaleme getirmiş. Bu notlar, bu çiziktirmeler, ölümünden sonra derlenmiş. Zaten şairin kağıtları arasında bulunmuş.

           Kavafis’in notları, ikiyüzlülükten yazısında daima kaçınmış bir sanatçının yaşamı ve törel değerleri sorgulaması diye de okunabilir. Böyle okunduğunda derin acının yanı sıra gizli bir alaycılık duyumsanacaktır. Çoğunluğun kör yargısına azınlığın yanıtı.

          Ama belki de bu kitapçık, bu hazine, her şeyin ötesinde aşkı betimliyor, yalnızca aşkı. Öyle bir aşk ki, kağıt üzerinde bile belirsiz….Milliyet,01.06.1993

KONSTANTİNOS KAVAFİS KİMDİR  ?

Konstantin Kavafis (1863-1933)

           1863 baharında İskenderiye`de doğdu. 1850 yılında Mısır`a yerleşen İstanbul-Yeniköy kökenli Pedros Kavafis ile Harikleya Fotiyadi`nin dokuzuncu çocuğuydu. Kavafis 7 yaşındayken babasını kaybetti (1870). Babası arkasında eski sıhhatli günlerine nazaran pek bir şey bırakmadı. Aile 2 yıl sonra 1872`de İngiltere`ye gitti. Konstantinos, eğitimini burada sürdürdü. Babadan kalan şirket 1876 bunalımı sonrasında, erkek kardeşlerin de tecrübesizliğinin etkisiyle batınca aile 1880 yılında İskenderiye`ye geri döndü. Kavafis İstanbul’da yaşadığı 1882-1885 yıllarında, Bizans ve Helen tarihini inceledi, demotiki olarak bilinen halk dilini burada tanıdı.

            İskenderiye’ye döndükten sonra Su İşleri Bakanlığı’nda uzun yıllar kâtiplik yapmış, İskenderiye Borsası’nda simsar olarak çalışmıştır. Ömrünün son yıllarında gırtlak kanserine yakalanan Kavafis 29 Nisan 1933′de İskenderiye’de yalnızlık içinde ölmüştür.

          İlk şiirleri 1903′te Yunanistan’da yayımlandı. Bir yıl sonra 14 şiirden oluşan ilk kitabını çıkardı. 1907′de Nea Zoi (Yeni Hayat) adlı edebiyat dergisinin çevresinde toplanan genç sanatçılarla ilişki kurdu. 1910′da birinci kitabını 12 şiir ekleyerek yeniden yayımladı. 1911′den ölümüne dek şiirlerini dergilerde yayımlayan Kavafis’in 154 şiiri toplu olarak 1935′te yayımlanabildi. Bütün şiirleri 1963′te gün yüzü görebildi. En önemli şiirlerini 40 yaşından sonra yayımladığı için kendisini “yaşlılığın şairi” olarak nitelendirmiştir.

         Kavafis konularının çok büyük bir bölümünü tarihten almıştır. Onun asıl ilgi alanı olan Helenistik dönem ve Bizans, bir kahramanlar çağı değil, karmakarışık olaylar, nedensiz gibi görülen savaşlar, uydu krallıklar, sürgün edilmiş kukla krallar, politik dalgalar, kıskanç, tutkulu sanatçılar çağıdır (wikipedia.org)

LEAVING THERAPIA

Good-bye to Therapia & joys of the hotel –
Good dinners that make you exultingly swell,
Good beds that refresh you from the toil of the day
Fine sights near which you’d wish ever to stay –
To all these good things the time is well nigh
                        I must bid a Good-Bye!
 However Catikioy’s opposite shore
I must hail tho’ by far more simple & poor:
But they say what is simple is good at the heart
And where goodness is we may well spare art:
So at humble Catikioy let us not rail
                        But bid it All Hail!

BEĞEN ve PAYLAŞ

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın