ANA SAYFAHAKKIMIZDAGENEL TARİHARŞİV BELGELERİFOTOĞRAF ARŞİVİESKİ HARİTALARTARABYA FİLMLERİTARİHİ MEKANLARYENİ FOTOĞRAFLARİLETİŞİMTARABYA ANILARIZİYARETÇİ DEFTERİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ...

TARABYA ANILARI...

 

                          TARABYA'DAKİ BALIK LOKANTACILARININ DUAYENİ *

                             VASİLİS KARKALEM

 

                                

 

        Tarabya tarihine adını yazdıranların peşinden gidiyoruz...

        Bugün sırada GARAJ Balık Lokantası’nın sahibi Sayın Vasilis Karkalem var. Bu amaçla önce Vasil Bey’i (Vasilis adı kısaca “Vasil” olarak da kullanılıyor) telefonla aradık ve www.tarabyatarihi.com sitesinde yayınlanmak üzere kendisiyle bir röportaj yapmak istediğimizi söyledik. Aynı zamanda eski bir sporcu ve Tarabya Spor Kulübü’nün 1960’lardaki idarecilerinden olan ve yıllar boyunca nezaketiyle ünlenen Vasil Bey bizimle söyleşi yapmaktan mutlu olacağını vurgulayarak bizi "dükkânına" davet  etti.

    Vasil Karkalem  askerlik günleri.1952

          Lokantaya girdiğimizde, Kasım ayının ikinci Pazar günü ve ikindi üzeri olmasına karşın o meşhur GARAJ Lokantası’nın masaları boş sayılırdı. Yalnız dört masada müşteriler yemek yiyorlardı. Lokantanın dış salonundaki bir yuvarlak masada Vasil Bey bize yerlerimizi gösterdi. Çaylar gelirken biz sohbetimize başlamıştık bile.  Tarabya’da ve Boğaz’da son zamanlarda açılan çok sayıda balık lokantasından hepsinin müşteri çekmesinin ve iş yapmasının mümkün olamayacağını ileri sürüyordu 77 yaşındaki “Usta”. Lokantaların arasındaki gergin rekabet ortamını ve müşteri kapma yarışını anlatıyordu ki bir Rum atasözünü hatırlayıverdi. Alaycı bir gülümseyişle Tarabya Koyu’nu bir kolyenin incileri gibi çevreleyen restoranlara baktı ve şu sözleri mırıldandı:  “Othanatosu izoyumu.” Bu Rumca özdeyişi Türkçeye şöyle çevirdi:”Birinin ölmesi benim yaşamımdır.” Lokantaların arasındaki bu yarışta bazılarının ayakta kalabilmesi için birilerinin ölmesi, yani kepenk indirmesi gerekiyordu...

          Vasil Bey 1931 Gökçeada (İmroz) doğumlu olup İstanbul'a 1948'de gelmiş. Dokumacılık alanında çalışma hayatına başlamış. Buradaki despot  ruhlu bir ustası “dokuma işini iyi öğrensen bile sermayen yok ki, ileride ne yapacaksın?” diye aklını çelmiş. Bu düşünce kendisini etkilemiş ve kısa bir süre sonra yeniden iş aramaya başlamış. Taksim'de o yılların meşhur gece kulüplerinden biri olan Gazino Semiramis'te komi olarak işe başlamış. O yıllarda Gümüşsuyu'ndaki  Gazino Semiramis'i Nikos Papadopulos adındaki bir Rum patron işletiyormuş.

           1940’lı ve 1950’li yıllarda Beyoğlu civarında ve Taksim-Harbiye arasında çok sayıda gece kulübü ve gazino çalışıyordu. Bunlardan birisi de Kristal Gazinosu idi ki Deniz Kızı Eftalya, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Zeki Müren gibi ses sanatçılarıyla Kemani Sadi Işılay, Udi Selahattin Pınar, Klarinetçi Mustafa Kandıralı gibi saz sanatçıları burada sahne alırlardı.

            Semiramis Gazinosu’nda buzuki ve bağlama eşliğinde Rum müzikleri de çalınırdı, zeybekikolar (zeybekler), rebetikolar (hüzünlü göç şarkıları), çiftetelliler gibi Türklerin ve Rumların asırlarca birlikte çalıp söyledikleri müzikler icra edilirdi. 1940-50’li yılların efsanevi şarkıcısı Sofia Vembo İstanbul’a gelmiş ve Semiramis’te hayranlarıyla buluşmuştu. Bundan başka Gazino’da tango ve valsler çalınır, devrin sosyetesi piste çıkıp saatler boyunca dans ederlerdi.

            Vasilis Usta ile o devrin eğlence hayatını konuşuruz da sinemalarından söz etmez miyiz?

           Emek, Atlas, Saray ve elbette Şan Sineması’nda oynatılan ve ünlü artistlerinin rol aldıkları filmlerin üzerinde konuşurken, bir ara “Şan Sineması’nın localarının abonesi olmuştum!” deyiverdi kıs kıs gülerken...

             Vasilis Bey askerliğini 1952'de İskenderun'da yapmış. Bize cüzdanında sakladığı yakışıklı bir askerlik fotoğrafını gösteriyor. Resmin arkasında Rumca olarak: “Vücut ve kemik bir gün toprak olacak. Ama bu fotoğraf daima yaşayacak.."yazıyor. Askerliğinde çavuş rütbesini almış, elbette uyanık ve becerikli olduğu ve üstlerinin gözüne girdiği için.
 
             2. Dünya Savaşı’nın sürmekte olduğu zor zamanlarda,  1942 yılında savaşa girmeyen Türkiye’de Varlık Vergisi salınmıştı. O günlerde babası  kendisine biçilen vergi borcunu ödeyemediği için Aşkale'ye zorunlu çalışmaya gönderilmiş. Anlattığı bir rivayete göre, güya o günlerden birinde İsmet Paşa Beyoğlu'ndan geçerken Sabuncakis, Frangulis  gibi Rumca  isimli dükkan tabelalarını görünce: "Bunların adlarını not alınız! Bu ekalliyetler (azınlıklar) devletimiz ve milletimiz için zararlıdırlar. Gönderin bunları!" demiş. Babası Aşkale'ye çalışmaya gönderildiğinde  çalışma kamplarının civarında yaşayan köylüler onlara acımışlar ve yiyecek-içecekler getirmişler. Aşkale’de ağır şartlar altında çalışmakta olan bu Varlık Vergisi mağdurlarını gün gelmiş Mareşal Fevzi Çakmak Paşa kurtarmış.

              1940’lı ve 1950’li yılların tarihi olaylarını Vasil Bey’in gözünden incelemeye ve özetlemeye devam ediyoruz. Devrin Başbakanı Adnan Menderes 17 şubat 1959'da Londra’ya uçakla giderken uçak kazası geçiriyor. Londra yakınlarında düşen uçaktan Menderes şans eseri hafif sıyrıklarla sağ salim çıkıyor. Uçaktakilerden 14 kişi hayatını kaybediyor. Vasil Bey, 6-7 Eylül 1955 olayları sırasında, dönemin DP Hükümeti tarafından azınlıktaki yurttaşlarımıza reva görülen eziyetlere karşılık ilâhi bir ceza olarak görüyor bu kazayı.

              6-7 Eylül  1955 olayları sırasında Vasil Bey, Büyükada'da, sahibi Hayko adındaki bir Rum olan Turing Otel'de çalışıyormuş. Olaylar başladığında derhal gidip bir İstanbul Ekspres Gazetesi almış. Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldığı haberinin manşetini ve yazısını okuduktan sonra otele hemen bayrak asmış. Otelin önüne gelen öfkeli  kalabalıklara "burası Türk ortaklıdır, sakın cam çerçeve kırmayın! Siz papazın evine gidin!" diye bağırmış ve kalabalığı başka bir tarafa yönlendirmiş. Tabii o gösterdiği yönde bir papaz evi falan yokmuş...Kıvrak zekâsı ve çabukluğu sayesinde Turing Otel'in talan edilmesini böylece önlemiş...

               Daha sonraki yıllarda Suadiye Oteli'nde çalışmış. Burada ileride dostluklarını pekiştireceği Garson Yani ile arkadaş olmuş.

                Daha önceleri Semiramis Gazinosu'nda  komilikten garsonluğa terfi ettiğinde yanında çalışmış olan bir garson arkadaşı 1956 senesinde Tarabya'da o sıralar yeni açılan Fidan Restoran’da çalışmaya başlar. Bu arkadaşı sonraları kendisini de Fidan'a garson olarak işe aldırır. Lokantanın sahibi Serafim Santafolos'dur.
                
1958'de Garaj Restoran adında bir lokanta daha vardı ve bugün Akbank'ın olduğu yerde faaliyet gösteriyordu. Bir Yunanlı olan Yorgopulos burayı işletiyordu. Burada bir de İmrozlu garson arkadaşı vardı. 1958 yılında Garaj satışa çıkarılır. Vasil Bey’in bazı arkadaşları “burayı birlikte devren satın alalım” derler ve sonunda 20.000  lira bedel ödeyerek devren alırlar. Bu ekip bir sene süreyle birlikte çalışır, ancak işi hakkıyla yapamazlar. Ne yapsalar bir türlü bölgedeki müşterileri buraya çekemiyorlardır. Daha sonraları Fidan Restoran'dan üç garson arkadaşı daha Garaj’a transfer ederler.Artık Fidan'ın müşterilerini hızla Garaj’a çekmeye başlamışlardır ve Garaj Tarabya’da müşterisi en fazla olan balık lokantası oluverir...

                 Vasil Usta “insanların çiğ süt emdiklerini” vurgulayarak, ortaklıklarda, ortak yapılan işlerde “dengeli ve hakkaniyete uygun şartların” bulunmaması halinde ilişkilerin eninde sonunda bozulmaya mahkûm olduğunu belirtiyor.  Bir İtalyan müşterisi bir gün kendisine Türkçe olarak " Beş Grek (Yunanlı) aynı işte ortak olmaz!” diye bir iddiada bulunmuş...Nitekim  1-2 sene sonra dağılmaya başlamışlar. Beş  kişinin bu ortaklığı böylelikle sona ermiş.

                   Neticede Garaj Restoran’ı  kapatmışlar.  Ancak Fidan Lokantası çalışıyormuş. Garaj'ın adını Filiz olarak değiştirmişler. İmaj olarak incelenirse, “filiz”lerin, yani ağaçların yeni sürgünlerinin “fidan”dan çıktığı bilinir... Garaj’dan gelip de Filiz’i kuran bu beş kişinin adları şunlarmış: Sotiri -Panayot-Vasilis Karkalem-Vasilis (diğer adaşı)-Teofilus Usta (aşçıbaşı).
          

                    1962’de ortaklardan Sotiri iki sene sonra kendilerinden ayrılıp bugünkü yerinde bulunan Garaj Restoran'ı kurmuş. Vasil Bey'i ve Panayot'u da ortak olarak yanına almış. Özellikle Vasil Karkalem'e piyasada güveniliyormuş ve tüccarlar kendisine veresiye mal veriyorlarmış . “Bir sene sonra bütün borçlarımızı kapatacağız” diyerek piyasayı idare etmiş. Borçlarını taksitlendirerek kademe kademe ödemişler. Vasil Bey’in lokantalara balık ve her türlü gıda maddelerinin yanısıra mutfak ve mefruşat malzemeleri satan tüccarlar nezdindeki “itibarı” Garaj Restoran’ın sıfırdan başlayarak en çok tercih edilen lokanta durumuna gelmesinde başlıca etken olmuş.

                    Halen Garaj Restoran'ın tek sahibi Vasil Bey. Ortaklarından önce Sotiri  ve onun ardından Panayot 1995'lerde vefat etmişler. Vasil Bey deniz ürünleri ve balıklardan yapılan yemeklerle mezelerde ve müşterileriyle ilişkilerinde edindiği deneyimlerle lokantasını tek başına yönetiyor ileri yaşına karşın...

                   Balık lokantası işletmeciliğinin inceliklerini bizimle kısaca şöyle paylaşıyor:

                 “Balık çeşitleri giderek azaldı ve doğal olarak çok pahalı hale geldi. Balığın bol yakalanabildiği kısa bir mevsimin dışında balık ve deniz mahsullerini yüksek bedeller ödeyerek alabiliyoruz. Müşterilerimize bu fiyatları aynen yansıtırsak onları kaçırma riskini taşıyoruz. Bütün bu olumsuzluklarla aklımızı ve bilgimizi kullanarak mücadele ediyoruz. Bir örnekle açıklayayım: Daimi müşterilerimizden genç Musevi iş adamları vardır. Bunlar hafta içinde arkadaş gruplarıyla, hafta sonlarında ise aileleriyle topluca gelirler. Biz onların ne istediğini iyi biliriz. Ortaya servis ettiğimiz çeşitli mezelerin ve bolca hamsi-istavrit kızartmasının eşliğinde saatlerce sohbet ederler. Kişi başına 25-30 YTL hesap düştüğünde itiraz etmezler. Yedikleri ufak balıkların alış fiyatı 3-5 YTL/kg olduğundan biz bu müşterilerden kâr ederiz. Buna karşın, aileler ve turistler gelip de ızgara lüfer, porsiyon deniz levreği gibi pahalı balıkları sipariş ederlerse önlerine koyduğumuz kişi başına 60-70 YTL’lik hesaplardan rahatsız olurlar. Lüfer ve palamut gibi balıklar artık mevsiminde bile pahalı geliyor. Şu sıralarda iri lüferlerin tanesini 25-30 YTL’den alabiliyoruz. Böyle balıkların hazırlanması, pişirilmesi ve servis edilmesinin maliyetini nasıl müşteriye yansıtacağız?  Gerçekten zor bu işler. Allah'tan çipura ve deniz levrekleri çiftliklerde üretiliyor da biz bu balıklar için porsiyon başına 25-30 YTL’lik fiyat listesi çıkarabiliyoruz. Yoksa halimiz duman olurdu...”

               Vasil Usta şu sıralarda işlerinin pek iyi olmadığını söylüyor.Tarabya'daki lokantaların ekonomik krizler böyle giderse topu atacağını iddia ediyor. Kendisi bu kriz durgunluğunu lokantanın alanını azaltarak ve alt katını iki banka şubesine kiraya vermekle aşmaya çalışmış. Çünkü çok sayıda personel çalıştırıyor. Bunların her ay başında maaşlarının ödenmesi gerekiyor. İşçi çıkartmamak için adeta direniyor. Daha önceleri Yunanistan'dan kalabalık gruplar restoranda yemek yemeye geliyorlarmış. Günümüzde ise Yunanlı ve Avrupalı turistler, özellikle emekliler için lokantada balık yemekleri yemek çok pahalı gelmeye başlamış. Giderek müşterileri azalmış.

                     Büyük Tarabya Oteli'nin kapalı olmasının işlerini olumsuz etkilediğini söylüyor. Otelin ileride yenilenip faaliyete geçmesini görebileceğinden pek emin değil. İnşaatın çok yavaş ilerlemesi onu karamsarlığa itmiş.

                   Vasil Bey Tarabya'daki evinde  tek başına yaşıyor . Eşi  kanserden ölmüş ve cenazesini Yunanistan'da defnetmişler. 42 yaşındaki oğlu bir Türk hanımla evli. Restoran işini oğlunun yalnız başına götüremeyeceğini söylüyor. Bu nedenle lokantanın geleceğine kuşkuyla bakıyor. Beş sene önce ikinci evliligini yapmış bir Yunanlı hanımla, ama hanımının İstanbul’da canı sıkılmış ve bir türlü buralara alışamamış. Ayrılmışlar ve eşi  Yunanistan'a geri dönmüş. 4-5 yıldır yalnız başına yaşıyor ve Tarabya’da Garaj Restoran’da “Rum balık lokantaları” geleneğini azimle sürdürüyor. Tarabya’daki balık lokantaları geleneğinin gerçek bir duayeni olan Vasilis Karkalem  ile vedalaşırken kendisine nice sağlıklı ve esenlikli  yıllar diliyoruz. 

                Röportajı Yapanlar:

     Serkan Kaya  -  M. Cemal Beşkardeş

           Eklenme tarihi :30.12.2008

*Duayen : Fransızca kökenli bu söz, "en yaşlı, en kıdemli; dekan; baş papaz" gibi anlamlar taşımaktadır. Dilimizde daha çok birinci anlamıyla, "bir meslekte yaşça, kıdemce ileride ve yetenek bakımından üstün niteliğe sahip olan kimse." biçiminde kullanılmaktadır. bu anlam için tdk aksakal karşılığı önerilmektedir.
 

 

YORGO L.ZARİFİ :  1881-1943

                                         THERAPIA'DA HAYAT  

                   Zamanın modası  gereğince  kurdeleler ve tüylerle süslenmiş şapkalar,tutmadığın zaman kaldırımları süpüren geniş ve çok katlı  etekler olmadan gezmeye çıkmayan pek çok hanımefendi için Therapia'nın  meltemi sürekli bir işkenceydi...Bir başka şikayeti de çok sık duyardık :Bu kadar çok büyükelçilikler,oteller,savaş gemileri ve gelip geçen yabancıları ile Therapia artık bir sayfiye yeri değil, çok gürültülü kozmopolit bir yerdi.  Boğaziçi köyleri arasındaki irtibatın eskiden, sahilden değil ancak dağ yolları ile sağlandığını daha önce de söylemiştim. Benim zamanımda deniz yolunun tercih edilmesiyle bu yollar artık önemini kaybetmişti.Fakat bu eski yollar  o derecede göz alıcıydılar ki yazlıkçılar  onları şahsen koruyorlardı.

                 Arabası veya atı olmayanlar doğal olarak akşamüstü gezintilerini sahilde yapmayı tercih ederlerdi.Yoruldukları zaman bir kayığa veya muhacir arabaları denilen ve yoldan sık geçen bu farklı arabalardan birine binmeleri  onlar için kolaydı. Muhacir arabaları ve kayıklar Boğaz trafiğinin ihtiyacını karşılıyordu. Ebeveynimin üç çif kürekli bir kayığı vardı.Genişliği 1 metre, uzunluğu ondört metreyi buluyordu.Kayıkçılar aynı biçimde giyinmişlerdi. Çok geniş beyaz dizlikler ve Bursa'nın  bürümcekli kumaşından yapılmış kolları geniş  çizgili gömleklerdi.Kürek çekmedikleri zamanlarda altın nakış işlemeli,önü kavuşmayan bir çeşit yelek giyerlerdi.Kayıklar sahiplerinin evlerinde korunuyorlardı.Eskiden her sayfiye evinin zemin katında bir tünel aracılığı ile denizle irtibat kuran bir kayıkhanesi vardı.

                 Bir zamanlar Therapia'da üç okul vardı.Anaokulu, kızokulu ve erkek okulu. Bunlardan birincisi ve üçüncüsünü dedem yaptırmıştı.

                 Therapia'nın büyük panayırı 24 Haziran tarihinde yapılırdı.Panayır üç gün üç gece sürer,bütün bu süre boyunca hiç kimsenin gözüne uyku girmezdi.Therapia iplere asılan rengarenk kağıt bayraklarla süslenirdi.Diğer köylerin tüm eğlence düşkünleri  Therapia'da toplanırdı.Hava kararır kararmaz hemen ateşler yanardı.Ateşlerin parıltısından bütün rıhtımın yandığını zannederdin.İşte o zaman sevinç gösterileri de başlardı.Babam da her zaman gösterilere katılırdı.Bizim için eğlence çok büyük bir olaydı.Daha küçükken ateşten korkmamayı öğrenmiştik.

                   Therapia tepeleri en çok sevdiğimiz  yürüyüş güzergahlarından biriydi. Şahsen ben o kadar çok seviyordum ki  ne zaman Poli'ye (İstanbul) ziyarete bir yabancı gelse, onun Boğaziçi'nin yüksek yerlerini  tanımasının eski Bizans eserlerini  tanıması kadar ilginç olduğuna inanıyordum. Tercihim bahçenin arka kapısının önünden geçen bizi komşu köylere götüren bir patikaydı.Bu patika eski yıllarda araba yolu olmalıydı; çünkü böğürtlen ve fındık ağaçlarının neredeyse yolu tamamen kaplamış olmasına rağmen,yolun bir çok kıvrımında rastladığın aynı büyüklükte  dikdörtgen taşlar Roma tarzının  mucizevi güzelliğini yansıtıyordu.

                   Polililer (İstanbullular) her yazlık arazi için bağ kelimesini kullanırdı.Daha önce de bahsettiğim gibi, Marmara sahilleri uçsuz bucaksız bağlarla kaplı olduğundan, yerli halk bugun bile  tüm arazilere "bağ" demeye devam ediyor.Ben doğmadan  Aristarhis'in bağı çok parlak günler yaşamış.Babaannemin bana anlattıklarına göre her salı akşamüstü Türk  başkentinin tüm hariciyecileri Prenses Aristarhi'yi ziyarete gelmektedir. Ev sahibesi, kocasının  Sultan'a karşı çok güçlü olması sebebiyle,diplomatlar tarafından hayranlıkla karşılanır.Ekseriya Türk mabeyninin  tüm diplomatlarında olduğu gibi, gün gelip de Aristarhis gözden düşünce Aristarhislerin  evi de  aynı kaderi paylaşır. Bir kaç sene sonra Aristarhis'in köşkü ve ünlü seraları yok olur.Bağlar bozulur,hatta araziyi çeviren  duvar bile yıkılır.Bu zenginlikten geriye kalanlar sadece  nazik güllerden, yaban güllerine dönüşen gül ağaçlarıdır.Çoğu kez bu ıssız arazinin görkemli çam ağaçları altında otururken,kısa bir sürede böyle bir yok oluşun sadece Türkiye'de yaşanabileceğini düşünürdüm; zira başka hiç bir yerde talihin iniş çıkışları bu denli ani değildir.

                          1894 İSTANBUL DEPREMİ VE THERAPIA :    (10 TEMMUZ 1894)

                  Annem ; kızkardeşim Eleni ile birlikte o sene üçüncü kez Saint-Moritz'e gitti. Orada oldukları sırada  korkunç bir deprem İstanbul'u sarstı ve pek çok zararın yanısıra,büyük antik çarşının da bir bölümünü yıktı.Galata'da çalışan beyler  yollara çıktılar. Çoğu ceketlerini bile alamadan vapurlara doluşup gömlekleriyle sayfiye yerlerine vardılar.

                    En şiddetli sarsıntı 12:30'da,çoğunluğun yemek yediği  saatte oldu.Sarsıntılar  Marmara'ya göre Boğaz'da daha hafif olmasına rağmen,yemek odasındaki lambamız öyle bir şiddetli  sallanmaya başladı ki tavana vuracağını zannettim.İlk büyük felaket geçtikten sonra Therapia'nın sahiline çıktık ve korkmuş komşularımızla karşılaştık.Yolun zemini pek çok noktada yarılmıştı. Depremin merkezi Büyükada idi.Oradaki taş evlerin büyük bölümü oturulamaz hale geldi.Ahşap evlere hiç bir şey olmadı,sadece evlerin içindeki mobilya ve eşya zarar gördü.

                   Bu feci deprem hiç beklenmedik bir sonuç ortaya çıkardı.Uluslararası Klinamakson Firması'nın Therapia'da inşa ettiği muhteşem Summer Palace Hotel bir sene önce tamamlanmıştı.Fakat kimsenin gelip kalmak istememesi sebebiyle otel boş kalmıştı ve firma iflasa sürükleniyordu.O zamanlar İstanbul'un yazlıkçıları Büyükada'yı tercih ediyorlardı.Kaybedilen ve kaybedilecek yeni zararlardan korkan İstanbullular toplu halde Boğaz'a taşındılar.Summer Palace Oteli birdenbire doldu.Bu zorunlu izdiham Therapia'nın güzelliklerinden habersiz olanlara  bunları tanıma fırsatını verdi.Böylece Marmara'daki felaket Boğaz'ı popüler yaptı.Summer Palace 1.Dünya Savaşı'na kadar halkın ilgisini çekmeye devam etti.Bu otel tüm faaliyetlerin merkezi Therapia'nın kalbiydi.Her sabah deniz tesislerine yüzmeye gidiyorduk.Kortlarında tenis oynuyorduk ve bisiklet pisminde yarış yapıyorduk.Büyüdüğümüz zaman  her cumartesi gecesi düzenlenen balolardan hiç eksik kalmazdık.

                 Summer Palace inşa edildiği zaman insanların çoğu,özellikle küçük ve eski oteller olmak üzere Threapia'daki diğer otellere acıyorlardı.Çünkü kimsenin buralara ayak basmayacağını düşünüyorlardı.Fakat tam tersi oldu.Summer Palace  Therapia'ya o kadar çok insan çekti ki,küçük otellere sadece fazla para harcamak istemeyenler gidiyordu.Böylece bu durum Summer Palace Oteli gibi büyük fakat daha ucuz olan ikinci bir otelin daha inşaa edilmesine sebep oldu :Hotel Tokatlıyan.Bu yeni otel de Summer Palace gibi hep doluydu.

                 1894'ün sonbaharında  Boğaz'da çok uzun kaldık.Yeni bir deprem korkusu bizi orada tutuyordu. Kış bizi Therapia'da yakaladı.Şiddetli yağmurlarla başladı ve karla son buldu.Fakat bu hava bizim için ne eğlenceydi ! Evde şömineler,gaz sobaları ve mangallar yanıyordu.

                  Erken soğuk,bol balık ve çulluk getirdi.Çullukları evimizin bahçesinde vuruyorlardı.Abraham isimli bir Ermeniye ait bir arazide karaca ve yaban domuzu vuruyorlardı.Abraham'ın arazisi evimizden sadece altı km uzaktaydı. Abraham, arkadaşları için sürek avları düzenlerdi.Bir keresinde Abraham Paşa'nın konağında verdiği bir yemekte  arkadaşlarına  çeşitli av hayvanlarıyla birlikte ayı ve kirpi de sunduğunu ve mönünün çok ses getirdiğini hatırlıyorum.

                 Büyük balıklara gelince,bunları Threpia körfezinde bile yakalıyordun.Palamut sürülerinin geçişleri  benzeri görülmemiş bir durumdu.Kayıklar İstanbul'a öyle bir  dolu gidiyorlardı ki bazen yolda batıyorlardı.

                 Kış gecelerinde, topladığımız kestaneler akşamları etrafında oturduğumuz mangalda pişirilirdi.Bu da bir eğlenceydi.Bazen biz çocuklardan biri dikkat etmez ve topladığımız kestaneleri yarmadan  kor ateşe koyardı. O zaman da patlamalar başlardı.Annem haklı olarak bize çok kızardı.

       (YORGO L. ZARİFİ-HATIRALARIM)

 

ANDREA STARAS : YEDİ GÖBEKTEN BİR TARABYALI..     

     Bugün 15 Ekim 2008. Sabah yine erkenden Tarabya Meydanı'na iniyorum.Şalcıkır Sokak'tan geçerek...İnceden bir yağmur yağıyor sindire sindire.Boğaz'ın suları bu puslu havada gri renkte akıyor.İşlerime başlamadan önce Muhtar Refet Bey'e selam vermek, halini hatırını sormak istiyorum.Dereiçi Sokak'tan Tarabya Muhtarlığı'na doğru hızlı adımlarla ilerlerken oradaki kaldırıma çıkmakta zorlanan koltuk değnekli yaşlı bir bey ile karşılaşıyorum.

     *İNTERNETTE İLK KEZ *

Andrea Staras  Tarabya Spor Kulübü'nden yetişen kaleci Sabri Dino ile-1955 yılı...

             Karşımda yağmurdan ıslanan ceketinin omuzları hafifçe  sarkmış bir ihtiyar duruyor.Sokaktaki evleri ve  karakolun yanıbaşındaki asırlık çınarı dikkatle seyrediyor.Sol koluyla tek koltuk değneğine yaslanmış, sağ eliyle de o asırlık çınarı adeta okşamakta..Yüzündeki hüzünlü fakat mesut ifadeyi farkettiğimde    merhamet duygularım kabarıyor.

              Merakla yanına yaklaşıp soruyorum : "Size yardım edebilir miyim ? Sanırım yürümekte biraz zorlanıyorsunuz." İhtiyar ıslanmış gözlerini cebinden çıkardığı bir mendille  silerken beni süzüyor.."Çok teşekkür ederim.Tanrı'ma şükürler olsun ki bu günleri de gördüm.Bilseniz buraları ne kadar çok özlüyorum !" Konuşmasındaki aksanından yaşlı bir Rum vatandaşımız olduğunu derhal seziyorum. Ne de olsa eski bir Yeniköylüyüm, bir Boğaz çocuğuyum...Kulaklarımda o aziz dostlarımın  sesleri zaman zaman yankılanır.

             "İsterseniz  gideceğiniz yere kadar size refakat edebilirim.Bu sokakta mı oturuyorsunuz ?" diyerek yardımseverliğimi pekiştiriyorum.

            "Beyfendi,Atina'dan 50 kişilik bir turist grubuyla İstanbul'a gezmeye geldim.Ben eski bir Tarabyalıyım.Tarabya'da doğmuşum ve Yunanistan'a göç ettiğimiz 1965 senesine kadar ailemle bu mahallede oturduk.Muhtar Refet benim gençlik arkadaşımdır.Şimdi kendisini ziyaret edeceğim." Tesadüfün bu kadarına da pes diyorum içimden ve hemen  teklifimi yapıyorum:"Beyefendi, ben de şimdi Muhtar Bey'e uğrayacaktım.İsterseniz birlikte gidelim."Teklifime başını hafifçe öne sallayarak olumlu cevap veriyor.Sol koluna giriyorum ve biraz ilerideki  muhtarlığa doğru ilerliyoruz.

              Refet Bey kapıdan giren eski  arkadaşını görünce ayağa fırlıyor ve iki dost sarmaş dolaş oluyorlar.Muhtarımızın bu ani ziyaretten oldukça mutlu olduğu açıkça görülüyor."Hoş geldin Andrea ! Bayağı uzun zaman girdi araya seni görmeyeli.." diye başlayarak gelişen,baldan tatlı koyu bir sohbetin içinde buluyorum kendimi.Büyük bir keyifle izlediğim yıllanmış dostların  buluşmasında öğrendiklerimi,Tarabya'nın,Türk Atletizminin,Türk sporunun tarihine olduğu kadar,İstanbul'un Sanayi Tarihi'ne aşağıda not düşüyorum.

             Tarabya'ya içindeki muazzam vatan hasretiyle gelen bu zat Sayın ANDREA STARAS olup,1929 yılında Tarabya'da dünyaya gözlerini açmış.Anne soyu için "yedi göbekten Tarabyalı" diyeceğimiz bir kişi olan Andrea Bey'in annesi buranın VASO Sülalesi'nden geliyormuş.Padişah III.Selim anne tarafından büyük dedelerine binlerle dönüm tarlalar ihsan etmiş.Ancak aradan geçen zamanda,özellikle 1920'lerden sonra anne soyundan gelenlerin ilgisizliği artmış ve sayıları giderek fazlalaşan mirasçılar arazilerine sahip çıkmamışlar,mülkiyetleri de Hazine'ye geçmiş.

               Andrea Staras,1946 yılının Şubat ayında kurulan  Tarabya Spor Kulübü'nde uzun yıllar atletizm sporuna gönül vermiş.Günümüzde de  Tarabya Spor Kulübü'nün futbol sahası olan yerde faaliyete geçen kulüp bu araziyi Askeriye'den devralmış,çünkü 2.Dünya Savaşı yıllarında  bölgede Tabya Mevkii denilen yerde konuşlanan  topçu birliklerindeki katanaların (topları çeken dev atlar) barındıkları Katana Ahırları bulunuyormuş.Muhtar Refet Bey'in elinde 1940-1960'lı yıllardan kalma ve milli bayramlarda Tarabyalı Sporcuları toplu halde gösteren bazı resimler var.Ancak Andrea Bey'in elinde de gençlik yıllarında coşkuyla yaşadığı sporculuk anılarını belgeleyen geniş bir fotoğraf albümünün olduğunu anlıyoruz.

                 Tarabyalı atletlerin koştukları,antremanlarını yaptıkları ana parkur Tarabya-Yeniköy-Tarabya-Kireçburnu-Tarabya şeklinde katediliyormuş ve 9 kilometre geliyormuş.Buna uzun parkur diyorlarmış ve bir de kısa mesafe parkurları varmış.

                 Andrea Staras gençlik yıllarında Tarabya Spor'un ve İstanbul Bölgesi'nin bir koşucusu olarak Bölge ve Türkiye Atletizm Şampiyonalarında 1500 ve 5000 metre yarışlarında ter dökmüş.Çeşitli güzel dereceler yapmış,milli atletlerle yarışmış,başarılı bir atlet olmuş.Dolmabahçe'deki Mithat Paşa Stadyumu'nda (İnönü) yapılan atletizm yarışlarında çekilmiş fotoğraflarını bize yakında gönderecek.

                 Orta ve uzun mesafe koşucusu Tarabya Spor'lu atlet Andrea Staras 1950'li ve 1960'lı yıllarda "Efsane Atletler" ve "Üç Silahşörler" diye anılan şampiyon ve milli atletlerimizden Ekrem Koçak (1932-1993),Cahit Önel(1926-1970) ve Osman Coşgül (öl.2001) ile birlikte koştu,bu güçlü sporcularla yarıştı.Yine bu üç atlet gibi rekortmen ve şampiyon milli atletimiz olan kısa mesafelerin ,400 m bayrak yarışlarının efsane atleti Todori  Yordanidis ile yakın arkadaşlık yapmış.Yenikapılı bir Rum asıllı vatandaşımız olan Todori Yordanidis'in  evlendiği hanımın Tarabyalı bir Rum kızı olduğunu belirtiyor Andrea Bey..Yordanidis'lere  uzun ömürler diliyoruz hep birlikte..

                                                    Efsane milli atletlerimizden Ekrem Koçak.(1932-1993)

                    Andrea Staras'ın aktif  sporculuk yaşamını çok başarılı bir meslek hayatıyla birlikte sürdürdüğünü anlıyoruz anlattıklarından.1950'lerin ve 1960'ların İstanbul'unda kalorifer tesisatında uzmanlaşıyor.    Tarabya'daki ve İstanbul'un çok değişik semtlerindeki kamu binalarının, okulların,fabrikaların,apartmanların kalorifer ve su tesisatlarını önceden teknik uzman sonraları da  tesisat müteahhidi sıfatıyla başarıyla yapıyor.Onlarca çırak,kalfa ,usta,taşeron,müteahhit yetiştiriyor,onlara rehberlik ediyor.Andrea Staras'ın İstanbul'da komple tesisatını yaparak teslim ettiği Ece Makarna Fabrikası (Topkapı Maltepesi'nde) kurulan, ilk irmik ve makarna tesisi olmuş..İtalya'dan ithal edilen makinaların montajlarını yapan İtalyan uzmanlarla birlikte su ve  kalorifer    tesisatlarını tamamlamış. Ece Makarna'nın o yıllarda  radyoda yayınlanan reklamının melodisi ve sözleri şöyleydi : "Garrson Ece getirrr/Garrsonn Ece getirrr/Garsoonn/Afiyet Olsunn (garsonun sesi)

                  2009 yılında 80.yaş gününü birlikte kutlamak üzere kendisini Tarabya'ya davet ediyorum.Verdiği  cevap  "Allah kısmet ederse geleceğim..."

                           SÖYLEŞİYİ YAPAN: M. CEMAL BEŞKARDEŞ, Yeniköy 1944 doğumlu bir Boğaz çocuğu...
 

 

KYRIAKO  KARAPAVLOS :

             Adım Kyrıako Karapavlos.. 1959-1974 yılları yaz aylarında Tarabya'da yaşadım.Hepimiz top oynamayı top sahasında  öğrendik. Ağaçlara tırmanmayı özellikle laz arkadaşlarımızdan öğrendik.Biz de onlara yüzmeyi sevmelerini öğrettik.Senelerce sonra 2007 yılının Ağustos ayında eski 4-5 arkadaşla orada buluştuk.

               Zamanımızda takım kurulurken ; ayrım Rum -Türk - Ermeni şeklinde olmazdı. Önemli olan mahalle idi.Onun için çok defa arkadaşlıklar mahalle  çocukları arasında din-ırk ayrımı yapılmadan kurulurdu.Çoğumuz ilk aşklarımızı Otel'den Alman Sefareti'ne gezerken yaşadık. Bu kız-erkekli gruplara o zaman aileleleri oldukça konservatif (muhafazakar) olan laz arkadaşlarımız katılmazdı. En ünlü Türk arkadaşlarımızdan biri sonradan Galatasaray'da kaleci olarak oynayan Haydar idi...

BERC YEGİSAYAN :(TARABYALI BERC)

                     Ben 1941 Tarabya doğumlu Berc Yegiseyan. Tarabya'nın 40,50,60'lı yıllarını cok iyi yasadım. 60'lı yıllarda Villa Zarifi'de Viski A Gogo isimli sadece yazları bir disco vardı. Biz her gece  orada Gönül Yazar'ı, Tanju Okan'ı dinlerdik. Her gün plajdan denize girerdik. Çok kereler Fransız Sefareti'nin önünden denize atlar Anadolu yakasına yüzer gelirdim. Huber Köskü'nü, İtalyan, İngiliz, Alman, Rus sefaretlerini iyi bilirim. Hatta 19 Nisan'da (1954) Tokatlıyan Oteli yanarken hüzünle seyrettim. Evimiz; Böğürtlen sokak 6 no'da idi... Babadan kalma evi ben eşeklik yapıp 2003 senesinde sattım. Şimdi çok pişmanım. Muhtar Refet, caminin altındaki fıstıkçı-şekerci İsmail, daha niceleri arkadaşlarımdı.. Şu anda Frankfurt'ta yaşıyorum AEG firmasından emekliyim. İçimde tekrar Tarabya'ya dönmek arzusu var. Hem de dayanılmaz bir şekilde....Sizi çalışmanızdan dolayı tebrik ediyorum. Sağolun, bin yasayın. Selam ve sevgiler.
 
Berc Yegiseyan ( Tarabyalı Berc)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ından büyük dedelerine