
|
|
ALMANYA SEFARETHANESİ :Tarabya –Yeniköy yolu üzerinde ; 17 bin hektarlık bir alana yayılmış,mini bir koru niteliğinde günümüze en iyi korunarak gelebilmiş sefaret yazlığıdır.Otel tarafından bakıldığında fıstık çamlı tepeciği, şale tipi beyaz köşkleri, ve geniş arka korusuyla Boğaziçi’nin özel mekanlarından biridir.. Sultan 2.Mahmut burada bulunan 2.Selim zamanından kalma Tarabya Kasrı’nı genişletmiş, ve imar etmiştir.Kırım Savaşı esnasında bu kasır hastane olarak kullanılmıştır. Tarabya Oteli’ne gelmeden sahilde yer alan arazi 1880 yılında Sultan 2.Abdülhamid tarafından Alman İmparatorluğu’na iki ülke arasındaki dostluğun bir nişanı olarak bağışlanmıştır.
Cumhuriyet’in ilanından sonra büyükelçiliklerin Ankara taşınmasıyla kaderine terkedilen ana bina ancak 1990’ların sonunda kapsamlı bir restorasyon görmüştür. Cumhuriyetin ilanından sonra büyükelçilik binalarının Ankara’ya taşınması büyük bir mesele olmuştur. Zira Avrupalı büyükelçiler İstanbul ve muhteşem Boğazı bırakıp Ankara’ya gitmeye epey direnmişlerdir. 19.Yüzyıl başında Boğaziçi’nin güzellikleri üzerine bir kitap yayınlayan Miss Pardoe Tarabya’da Sultanın da Hünkar Kasrı adıyla anılan bir dinlenme köşesi olduğunu yazmaktadır. Kırım Harbi esnasında İstanbul’daki ve Boğaziçi’ndeki bazı binalar müttefik askerlere kışla ve hastane olarak verilirken Tarabya Kasrı da İngiliz Askeri Hastanesi yapılmıştır.
Sultan Abdülaziz zamanında Tarabya Kasrı Sultan Abdülmecid’in oğullarından şehzade Abdülhamid Efendi’ye verilmişti.(Sonradan padişah olacak olan Sultan 2. Abdülhamid Han Hazretleri) Abdülhamid Efendi bahçeyi imar etmiş ve burada yeni binalar inşa ettirmişti. Bir ziyareti sırasında amcası Sultan Abdülaziz Tarabya Kasrı’nın yerine kagir (betonerme) yaptıracağım diye kasrı yıktırmış ve bir daha inşa edilemeyen bu köşkün arazisi de sonradan Sultan 2.Abdülhamid tarafından Almanya Devleti’ne verilmiştir. Sultan 2. Abdülhamid Tarabya Köşkü hakkında şunları anlatmaktadır : “…sahilde şimdiki Almanya Sefareti yerinde benim bir köşküm vardı. Şehzadeliğimde yazın orada otururdum.Ahşaptı. Bir çok pavyonlar da yaptırmıştım..Köşkün bahçesini pek güzel tanzim ettirmiştim.O zaman bir benim bahçe bir de karşısında Çubuklu’da Fuat Paşa’nın bahçesi İstanbul’da meşhurdu.Pazar ve cuma günleri kapıları açtırırdım.Ahali gelir,millet bahçesi gibi tenezzüh ederdi.Kilercilerden biri de siyah giyinmiş bir vaziyette bir tarafta oturur,ahaliden su falan isteyenler olursa ikram ederlerdi.Nadide çiçekler ve her türlü hayvanatı ahali seyrederdi.Bir gün amcam Sultan Abdülaziz hepimizi davet etti.Boğaziçi’nde Sultaniye Vapuru ile gezinti yapıldı.Benim köşkün önüne gelindi.Görmek arzu etti. “Benim için, köşkün teşrif-i şahaneleri ile ziyaret edilmesi büyük bir şereftir” dedim.”Müsaade buyurun da evvelce ben çıkayım hazırlık göreyim” dedim.Bir sandala atladım ve sahile çıktım.Bir araba ile köşke gittim..İkram için peynir, reçel ve dondurma vesair kahvaltı hazırlattım.Biraz sonra geldiler.Köşkü çok beğendiler. Hayvanatı gördüler,meraklı idiler. Bu köşk ahşap onu kagir yaptıralım dediler.Bense kagirden pek hoşlanmam,böyle ahşap olması bence daha iyidir,dedimse de yok yok olmaz dediler.Bir kaç gün sonra haber gönderdi.Köşkten çıktık.Yıktılar,Sonra da yapılmadı.Öyle kaldı.Ta ki ben tahta cülus ettim. Almanya Devleti’ne bir meseleden dolayı cemile olmak üzere terkettim.İşte o güzel mevkiide bugün Alman Sefarethanesi var.” 13 Mayıs 1880’de İstanbul’daki kraliyet elçisi , Sultan’ın kendisine ait olan park ve araziyi içindeki köşkle beraber Alman Kraliyet Elçiliği’ne yazlık ikametgah olarak hediye etmek istediğini belirten bir haberi merkeze bildirir. Bu konu ile ilgili olarak Alman Kralı 1. Wilhelm’in Sultan Abdülhamid’e çektiği ve aslı Bonn’daki büyükelçilikte bulunan bir telgrafın fotokopisi bulunmaktadır.Telgrafın metni aynen şöyledir : “22 Mayıs 1880 Berlin-23 Mayıs 1880 Pera..Majesteleri Majestelerine sonsuz teşekkür ve saygılarını iletmekle şeref duyar.” Bu topraklar Almanlara verildiği zaman arazi üzerinde bir kaç yüzyıllık ağaçlar mevcuttu.Arazinin 1884 tarihindeki değeri 500.000 Mark civarındaydı. Alman sefarethanesinin yeni binaları 1887-1900 yıllarında yapılmıştır.Yazlık konutların müteahhitliğini İstanbul’daki Land&Building Co. firması üstlenmiştir.
Sefarethane arazisinin sol tarafında bulunan yüksek gösterişli fıstık ağaçlarının altındaki tepecik Osmanlı Devlet sınırları içinde ölen Almanların askeri mezarlığıdır.Mezarların büyük çoğunluğu 1.Dünya Savaşı’nda hayatlarını kaybetmiş Alman Askerlerine ait. Korulukta sıra sıra dizili mezar taşlarından bir tanesi, üzerinde bulunan Osmanlıca yazı ve ayyıldız sebebiyle diğerlerinden ayrılıyor.Bu mezar Osmanlı Ordusu’nda komutanlık yapmış Van Der Goltz Paşa’nın mezarıdır. VAN DER GOLTZ PAŞA : Türkiye’ye ilk defa 1883 yılında Türk Ordusu’nu Prusya usulüne göre örgütlemek üzere gelmiştir.1885’te Osmanlı Orduları Erkan-ı Harbiye-yi Umumiye 2.Başkanı olarak atanmıştır.Tam onikibuçuk yıl Türkiye’de görev yapmış,1909’da 2.Meşrutiyet’den sonra tekrar Türkiye’ye gelmiş,,Türk Orduları’nın Makedonya’da düzenlediği bir büyük manevrayı yönetmiştir. 1914’te 71 yaşında mareşallikten emekli olmuştur. 1.Dünya Savaşı başlayınca tekrar orduya çağrılmış, Alman savaş uygulamalarını eleştirince “padişah seni çağırıyor” denilerek Türkiye’ye gönderilmiş,1.Ordu komutanı, Yaver-i Ekrem ve son olarak da Irak’taki 6.Ordu komutanı iken orada tifüse yakalanarak 1916 yılında 73 yaşında ölmüştür.
MOLTKE ANITI : 1835-1839 yıllarında Osmanlı Ordusu'nu yeniden örgütlemek
için İstanbul'a gelen Helmuth Karl Bernhard Von Moltke
Alman mareşali ve askeri strateji uzmanıdır.1835 ile 1839 seneleri
arasındaOsmanlı ordusunda Müşavir olarak çalıştı. 24 Haziran 1839 Nizip
Savaşında Osmanlı Başkumandanı Hafız Mehmed Paşa'nın maiyetinde Kurmay
Subay olarak görev yaptı. Onun bu görev yılları anısına
Konsolosluk korusunda bir anıt dikilmiştir.(1835-1839)
Altı binadan oluşan yapılar 1890-1910 yılları arasında yapılmış olup ahşaptır. Cadde duvarları 1955 yılında sahil yolu çekilirken,bahçe parmaklıklarının yerine yapılmıştır. Tabii ki estetik özellikten uzaktadırlar. Alman İmparatoru 2. Wilhelm 1889 ve 1898 yıllarında iki defa İstanbul’a gelmiştir.Tarabya’da burada misafir edildiğinden bahçeye mermer bir hatıra taşı dikilmiştir.1889 yılındaki İstanbul ziyareti ile ilgili olarak Yorgo L. Zarifi anılarında şunları yazar :"Yunan Veliaht Konstantino'nun düğününden sonra Alman İmparator Poli 'ye de uğrar.(İstanbul) Biz çocukların da Kayser'in gelişini görebilmemiz için babam imparatorların geçecekleri yolda evi bulunan bir Türk'ün bizi misafir etmesini sağladı. Fakat Türk'ün pencereleri kafesli,yükseklik bayağı fazla,yol ise dar idi. Sultani arabalar o kadar hızlı adımlarla geçti ki kırmızı bir fesin yanında gördüğüm gümüş bir miğferin dışında hiç bir şey hatırlamıyorum. Annem ve babam bizden çok şanslıydılar. Sarayın bir penceresinde yer bulmuşlardı.Denizden Yıldız'a çıkan tüm geniş caddeyi önlerinde görüyorlarmış. İlk önce toz bulutlarını ve dik yokuşu sonuna kadar aynı hızla çıkmalarını sağlamak için nefes nefese kalmış atları acımasızca kırbaçlayan arabacıları görmüşler... Wilhelm bir hafta Yıldız'da kaldı. Bir akşam üstü Therapia'yı görmeye geldi. Biz de bilerek kendisini yakından görmek için oraya gittik. Therapia'nın okulları büyükelçiliğin girişinde yer almıştı.Boğaz'ın Avrupa yakasındaki belli başlı köylerde olduğu gibi Therapia'da da sadece Hristiyan okulları vardı.Küçük Therapialılarla öğretmenler arasında ben de yer aldım. Kayser göründüğünde öğrenciler ona iki Yunan marşı okudular ve hiç kimse bu olayı yorumlamayı düşünmedi ! Bu olay o zaman için çok doğal bir şey gibi görünüyordu. Büyükelçiliğin parkına, İmparator'un ziyareti anısına bir anıt dikildi.Bu olay gerçekten tarihi bir olaydı.Zira Sultan bir yandan bundan böyle Almanlara güvenebileceğini, öte yandan ise Wilhelm Türklere dalkavukluk ederek Alman ticareti ve sanayisi için istifade edebileceği yeni bir alan bulduğunu anladı...."
TARABYA'DA 1 KASIM 1918'DE GERÇEKLEŞEN TARİHİ BİR OLAY :
ENVER-TALAT VE CEMAL PAŞALARIN KAÇIŞI :
Osmanlı İmparatorluğu'nu 1.Dünya Savaşı'na sokan ve yenilginin baş sorumlusu olarak görülen Enver, Talat ve Cemal Paşa'ların İstanbul'dan nasıl kaçtıklarına dair ayrıntılı bilgiler ortaya çıktı. İmparatorluğun yenilgisini belgeleyen Mondros Ateşkes Anlaşması'nın imzalanmasından hemen sonra (30 Ekim 1918) ortadan kaybolan İttihat ve Terakki Partisi liderlerinin İstanbul'dan ne zaman ve nasıl kaçtıkları şimdiye kadar farklı biçimde açıklanıyordu.Almanya'da yaşayan araştırmacı yazar Dr. Mete Soytürk ünlü paşalarla birlikte toplam dokuz üst düzey İttihatçı'nın kaçışlarını bizzat organize eden Alman Deniz Kurmay Yüzbaşı Hermann Baltzer'in bu konuyu ele alan yazısını bularak Türkçe'ye çevirdi. Yüzbaşı Baltzer'in paşaları 1 Kasım 1918 gecesi İstanbul'un çeşitli köşelerinden toplayıp,Tarabya'da demirli bulunan Alman torpido gemisine nasıl götürdüğünü ve oradan Sivastopol'a nasıl yolcu ettiğini anlatan yazısı Kasım 1933'de "Orientrundschau" adlı dergide "Dünya Savaşı'nın üç büyük Türkü,Enver Talat ve Cemal Paşa'nın Romantik Sonları,1 Kasım 1918'den Bir Anı" başlığı altında yayınlanmış. İşgal altındaki İstanbul'dan üç paşa ve arkadaşlarını kaçıran Baltzer, bu olaydan sonra İstanbul'da 8 ay daha kalmış ve bu sürede sürekli İngiliz ve Fransız işgal güçlerinden subayların sık sık "Paşaların ne zaman ve nasıl yurtdışına kaçtıkları" yolunda soruları ile karşılaşmış. Savaşın yenilgiyle sonuçlanmasının ardından iktidardan düşürülen İttihatçı liderlerle ilgili olarak "Galata Köprüsü üzerindeki sokak fener direklerine asılacakları" yolundaki söylentilerin ortalığı kapladığı sırada,İstanbul'daki Alman Akdeniz Filosu Karargahı'nda paşaların kaçırılmasına karar verildiğini belirterek yazısına başlayan Yüzbaşı Baltzer, yakın tarihimizin bu ilginç dönüm noktasını aşama aşama anlatıyor :
"PAROLA ENVER " "1 Kasım 1918'de,İstanbul'da Alman Akdeniz Filosu Karargahı'nda Türkiye'nin 1914 yılında bizim yanımızda savaşa girmesini borçlu olduğumuz eski bakanlara nasıl bir yardımda bulunabileceğimiz konuşuldu.Bunun üzerine karargahın en genç kurmay subayı olarak ben paşaların kaçırılması planını gerçekleştirmeye aday oldum." Kaçırma operasyonuna akşam saat 21:00 sularında başladığını anlatan yüzbaşı,askeri demiryollarına ait bir motorla Eminönü'nden denize açıldıklarını,önce Moda İskelesi'nde, parolayı sorduklarında "Enver" cevabını aldıktan sonra Talat Paşa, eski İstanbul Valisi Bedri Bey ve beş kişi aldıklarını, ardından Arnavutköy'den yanında bir kaç kişi ile beraber Enver Paşa'yı, son olarak da Boyacıköy'den Cemal Paşa'yı alarak, Tarabya açıklarında bekleyen Alman torpidosuna götürdüklerini ayrıntılarıyla açıklıyor. Tüm yolcuların ellerinde küçük birer valizle geldiklerini, motora biner binmez feslerini çıkarıp, birer şapka taktıklarını yazan Baltzer, konuklarını geniş ve ferah kaptan kamerasına bıraktıktan sonra Tarabya'da oturan askeri rahibin evinde kalan gemi kaptanı Yüzbaşı Alfred Kagerah'ı çağırmaya gittiğini belirtiyor ve şöyle devam ediyor : "Şimdi Almanya'nın başpiskoposu olan Rahip Müller bu geceyarısı ziyaretine epey şaşırdı.Biraz sonra kaptanı gemisine götürdüm ve Türk konuklarımızı mümkün olduğunca hızla Sivastopol'a götürüp,karaya çıkarma emrini ilettim." "Kendilerini belirsiz bir gelecek bekliyordu" "Geminin kaptan kamarasındaki masanın etrafında sessizce oturan Türk konuklarımızın ellerini sıktım. Bu kişiler kendilerini belirsiz bir geleceğin beklediğini biliyorlardı.Fakat bir zamanlar Türkiye'nin en güçlü üç kişisinin sonunun bir kaç yıl sonra yabancı diyarlarda feci bir şekilde olacağını kimse bilemezdi" sözleriyle anlatan yüzbaşı, geminin 2 Kasım 1918'de gönderdiği telsiz mesajında Türk karasularını terk ettiklerini ilettiklerini anlatıyor. Araştırmacı Dr. Soytürk, 3 Kasım 1918'de Sivastopol'a varan yolcuların buradaki maceralarını da orada Ruslar ile Almanlar arasında imzalanan barış anlaşmasından sonra deniz trafiğini denetlemek amacıyla görevli komisyonun başkanlığını yapan Alman Amiral Albert Hopman'ın anılarında bulmuş. Burada torpidonun 3 Kasım sabah 08'00'de Sivastopol Limanı'na girdiğini açıklayan Amiral, geminin kaptanının karargahına gelerek, paşaların yanında olduğunu, Almanya'ya gitmek istediklerini kaydediyor. "Gidip eski dostların elini sıkmak istedim, fakat gizlilik gereği bundan vazgeçtim" diyen Amiral Hopman, siyah gözlük takmış ve kılık değiştirmiş olan Enver Paşa'yla karargahının bulunduğu otelde karşılaştığını, ancak tanımamış gibi yaptığını anlatıyor. Amiral'in anlattığına göre Enver Paşa burada Almanlardan Kafkasya'ya gidebilmek için araç istediğini, olumsuz cevap alınca da bir Tatar yelkenlisi ile Karadeniz'e açıldığını ve maceralı bir yolculuk sonunda hedefine ulaştığını açıklıyor. Bilindiği gibi Sivastopol'a 3 Kasım'da ulaşan paşalar, İstanbul'u bir daha göremediler. Enver'den burada ayrılan Talat ve Cemal Paşalarla arkadaşları Almanya'ya gittiler..Talat Paşa 1921'de Berlin'de,Cemal Paşa 1922'de Tiflis'de Ermeniler tarafından, Enver Paşa da 1922'de Ruslarla girdiği bir çatışmada vurularak öldürüldüler... (DERLEYEN :M.CEMAL BEŞKARDEŞ)
FRANSIZ SEFARETHANESİ (İPSİLANTİ YALISI) :
Tarabya’daki en eski sefaret yazlığıdır. 1989 yılından beri Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu İdaresi Bölümü olarak kullanılmaktadır. Yalı, 18.yüzyılda Babıali tercümanlığı ve Eflak – Boğdan voyvodalığı da yapan İpsilanti ailesi tarafından yaptırılmıştır. Fenerli bir Rum ailesi olan İpsilantiler, 19.yüzyıl başında Balkanlar’da Osmanlı Devleti’ne karşı başlayan ayaklanmalara öncülük ettiler. Konstandinos İpsilantis’in oğlu Aleksandros İpsilantis 1820 yılında İstanbul’dan Odessa’ya geldi.Rus çarının harp yaverliğini yaptı.Odessa’da kurulan Filiki Eterya Cemiyeti’ni yönetti. 1820’de başlayan Eflak-Boğdan isyanında önemli bir rol oynadı.Bu isyanı Eflak-Boğdan’da başlatmak istemesinin sebebi Romen,Sırp ve Bulgarları da bu harekete katmak istemesiydi.1821’de Yaş şehrine giderek Kardeşleri Yorgo ve Nikola ile çalışmaya başladı. Aleksandros İpsilantis, 1821’de Osmanlı Devleti aleyhine beyannameler dağıtarak harekete geçti ve Bükreş’i işgal etti.Ancak halk Rum beylerini sevmediğinden isyana destek vermedi ve Aleksandros Avusturya’ya kaçmak zorunda kaldı.1827’de Rus Çarı’nın
çabasıyla serbest bırakıldı ve bir
sene sonra da öldü. Rus yanlısı Aleksandros’un Osmanlı İmparatoluğu’nda hayatı tehlikeye girince Saint Petersburg’a kaçar.Bunun üzerine bina 1807 yılında Sultan III. Selim tarafından dönemin Fransa elçisi Mareşal Sebastini’ye elçilik yazlığı olarak kullanılmak üzere verilir. 1850’lerde oldukça harap bir hale gelen yalı sonraları büyük tamiratlar geçirir.1913’de çıkan bir yangında esas bina tamamen yok olur,geriye ise büyükelçilik katip ve tercümanlarına ayrılmış olan ek bina kalmıştır. Durand De Fontmagne , 08 Eylül 1856 yılında yazdığı yazısında Tarabya'’aki Fransız Sefarethanesi'’ni şöyle anlatmaktadır: ”….Yolculukların en güzeli, varışın en renklisinden sonra nihayet Tarabya’dayız..Boğaz’daki bu yer,Sultan III. Selim tarafından İpsilanti Ailesi’nin elinden alındıktan sonra,1806’da Fransa Sefarethanesine verilmiş. Fakat bu sanıldığı gibi ne mermerden ne de taştan yapılmış bir saray.Zarif tahta işçiliği ile bezenmiş büyük ve güzel bir malikane.Nemli iklimde rutubet ve tuz taşa daha çok yapışıp kaldığından böylesi tercih edilmiş.Yüksek terasları ve zerafetle dalgalanarak göğe uzanan ağaçlarla dolu bir bahçesi var.Bir direğin ucunda rüzgarın keyfiyle uçuşan bayrağımız bize ülkemizdeymişiz hissini veriyor. Bu güleryüzlü binaya girerken insanın içi onun duruşu ve neşesiyle adeta sevinç doluyor.Denize açılan bir çok penceresi var.Salonda bulunan ondokuz pencerenin hiç birinde ne kepenk,ne gölgelik..Yalnızca kenara çekilmiş hafif,beyaz tül perdeler var.Güneş,aydınlık, manzara olduğu gibi içeride..Köşelere Bursa ipeklileriyle kaplı geniş divanlar yerleştirilmiş.Zemini ince Hind hasırları ile İzmir ve İran halıları süslüyor.Her yere kucak dolusu renk renk çiçekler koymuşlar… Bir kaç gün sabahları uyanınca,dalgaların sesini duymak,bana sanki hala Sina’da yolculuk ediyormuşum hissini verdi.Ama gözlerimi açıp kendimi pembe yağlı boyalı yeni yatak odamda bulunca,hemen tatlı bir gerçeğe dönüyordum. Bahçemiz Büyükdere yönünde İngiliz Elçiliği’nin bahçesiyle komşu.Ne yazık ki siyasi hayattaki çekişmeler yüzünden eski müttefikimiz ile aramıza soğukluk girdi.Bu gerginliğin gerçekten ciddi olduğunu yatak odamın penceresini açıp Tarabya Koyu’na doğru bakınca tepeden tırnağa silahla donanarak demirlemiş duran İngiliz harp gemisini ve komşu bahçede dizili bekleyen kırmızı üniformalı İngiliz askelerini görünce daha iyi anladım….”
Fransa’nın Ankara büyükelçiliği mensuplarından Alain Rouillard sefarethane hakkında şu bilgileri vermektedir : “Bu büyük malikane bugün Tarabya Oteli’nin hemen arkasına düşmektedir. 19. Yüzyıl başlarında Rive Mihal Efendi namı altında tanınıyordu ve meşhur Moldovya voyvodalarından İpsilanti ailesinin malı idi. 1803 yılında İstanbul’a gelmiş olan Fransiz Sefiri General Brune’in yaz ikametgahı olmuştur.İki sene sonra Türkiye’yi terkettiğinde sefaret bu binayı boşalttı.1806’da maslahatgüzar Mösyö Ruffin az sonra İstanbul’a gelecek olan Mareşal Sebestiyani’ye bu malikaneyi kiralamasını Babıali’den rica edecektir.Babıali bu isteği kabul etti ve Ağustos 1806 başlangıcından itibaren Mareşal Sebastiyani burada oturmaya başladı. Mareşal Sebastiyani Türkiye’nin İngiltere ile olan müşküllerinden fadalanarak Türklerle iyi ilişkiler kurdu.Aynı zamanda bu mülkün sahibi olan Moldovya Voyvodası Konstandinos İpsilanti Ruslarla işbirliği ile suçlanarak mallarına el kondu.Mareşel Sebastiyani 1807 başlarında İstanbul’un İngiliz donanmasına karşı direnişinde büyük bir rol oyandığı için pek az sefirin elde ettiği bir üne kavuşmuş, bu şartlar altında III. Selim bu binayı 19 Şubat 1807’de Fransız Sefarethanesi’ne bahşetmiştir.Bu malikanenin ana binası 1911’de tamamen yanmıştır.1960 senesine kadar Fransız sefirleri bu Tarabya yalısını yazlık olarak kullanmışlardır. O tarihten sonra bina çok harap hale geldiğinden ikamet edilmesi mümkün olmamış,1973-1976 yıllarında restore edilmiş, daha sonra Fransızlar 10 yıl süreyle binayı tamirat karşılığı Marmara Üniversitesi’ne kiralamışlardır.1988 yılında tamirat başlamış ve 25 Eylül 1989’da bu güngörmüş yalıda eğitim başlamıştır….
İTALYA SEFARETHANESİ :Tarabya’da bulunan diğer bir yazlık elçilik binası da İtalyanlara ait olan ve 1909 senesinde Sultan 2.Abdülhamid ‘in saray mimarı D’Aronco tarafından inşa edilen yapıdır.Bu İtalyan mimar 1896-1908 yılları arasında 2.Abdülhamid tarafından baş mimarlığa getirilmiş, İstanbul’da bir çok esere imza atmıştır.Beyoğlu’ndaki Botter Apartmanı, Tarabya İtalyan Sefareti,Yıldız Şeyh Zafir Türbesi, kitaplık ve çeşmesi sadece bir kaçıdır. Bu binanın yerindeki önceki köşkü Sultan II.Abdülhamit ,Karadağ prensinin kızıyla evlenen İtalya Kralı Victor Emmanuel’e düğün hediyesi olarak vermiştir.Daha sonra bu bina yıktırılmış ve ünlü mimar D’Aronco kendi tasarımının en olağanüstü örneklerinden,asimetrik özellikte çatısıyla başlı başına bir değer taşıyan ünlü köşkü yapmıştır.
Binanın dış kısmı kagir, iç kısmı
ahşaptır.Elli üç tane odası,bir sofası, ve çatısında su deposu
vardır.Üç kat ve çatı katı olarak inşa edilmiştir.İtalyan büyükelçiliği
büyük saçaklı olmasına rağmen Tarabya Oteli’nin yanında büyüklüğü
kaybolmaktadır.
1960’lı yıllara kadar İtalyan diplomatik misyonuna hizmet veren bina bugün hatırı sayılır bir çöküş içerisindedir.Binanın sahibi olan İtalyan yetkililerin ilgisizliği üzerine yine İtalyanlar tarafından başlatılan kampanyaya bugüne dek genellikle İtalyan korumacılar, akademisyenler, ve D’Aronco’nun doğduğu yerde yaşayan insanlar katılmıştır.Binanın kurtarılması için Türkiye’de de ciddi çabalar harcanmaktadır.Prof.Dr. Afife Batur ve Ayşe Aykıl Kantarcıoğlu tarafından hazırlanan acil kurtarma projesi 3 nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Korumu Kurulu tarafından20.03.2002 ve 12828 sayılı kararla onaylanmış ve uygulanmaya hazır durumdadır…Mayıs 2006 itibarıyla dış tamirat başlamış ve iskeleler kurulmuştur. 2006
İNGİLTERE SEFARETHANESİ : Fransız sefarethanesini geçtikten sonra denize çıkıntı şeklinde giren burunda bulunuyordu. II.Mahmut Rus tehlikesinin arttığı günlerde payitahta dostluk ve iyi niyetlerle gelen İngiliz büyükelçisine 3 Temmuz 1829 günü karargahında Hekimbaşı Abdülhak Molla’nın geçici işgalinde bulunan bu yalıyı hediye etti.Tarabya burnunda bulunan ve arkası kayalık bir arazi olan bu yalı II.Bayezid Vakfı’ndandı.
Sultan II.Mahmut’un İngiliz sefirine verdiği Tarabya’daki yalı daha sonraki tarihlerde yanmış veya yenisi yaptırılmak üzere yıkılmıştır.Yeni yapılan bina ise Meşrutiyet yıllarında 1911 veya 1913 yıllarında yanmış ve yerine yenisi yaptırılmamıştır.
Elimizdeki eski fotoğraflardan ve Sultan II. Abdülhamid’in saray ressamı olan Zonaro’nun bir tablosundan tanıdığımız bu yalı iki tarafındaki kuleleri ve ön cephesini kaplayan balkonu ile Avrupa mimarisinin özelliklerini taşımaktadır. Bu topraklar hala İngiliz Elçiliğine aittir.
TOKATLIYAN OTELİ :
Tarabya Koyu’nun kuzey uç bölgesinde , bugünkü Tarabya Oteli’nin yükseldiği yerde bulunan Tokatlıyan Oteli ahşap olarak inşa edilmiş, beşer katlı sağ ve sol kanatlı, saçaklı,barok eğilimli,yapısıyla şimdiki Tarabya Oteli’nden daha yumuşak görünür bir otel idi. Beyoğlu’ndaki ünlü Tokatlıyan Oteli’nin yazlık kısmı olarak yapılmıştı. 1900’lü yılların ilk yıllarında yapıldığı tahmin edilen Tarabya Tokatlıyan Oteli’nin sahipleri;Tokat’dan İstanbul’a göçen Ermeni bir aile olan Tokatlıyan’lardır.. 1883 yılında İstanbul’a yerleşen Tokatlıyanların yaptıkları ilk iş Kapalıçarşı’nın en hareketli yerinde yalnızca et ve pilav satan bir lokanta açmak olmuştur.Tokatlıyan’ların ünleri yayılmaya başlayınca Beyoğlu’nda pastane ve şekerleme dükkanı olan Temistokli’den teklif alırlar. Kısa bir süre sonra Mıgırdıç Tokatlıyan,burayı Café Restaurant de Paris adıyla çalıştırmaya başlar. 1895 ‘de müessese restaurant ve kafe ağırlıklıdır.Oteli ise basit bir konumdadır.Fakat 1909 yılında tamamlanan yeni ve asıl Tokatlıyan Oteli kısa zamanda ünlenir.Tarabya Tokatlıyan Oteli de bu otelin yazlığı olarak aynı yıllarda faaliyete geçer.
1914 yıllarında otelin 120 yataklı
olduğu ve İstanbul’da elektrik ile aydınlatılan nadir yapılardan biri
olduğu belirtilmiştir. 1919 yılına gelindiğinde Mıgırdıç Tokatlıyan,işletmeyi Sırp kökenli Medoviç adlı damadına devretmiş,evlatlığı ve damadı yaşlı Mıgırdıç’a işten el çektirip onu Fransa’nın Nis şehrine yerleştirmişler ve burada maddi sıkıntılar içinde ölmesine sebep olmuşlardır. Sümer Palas Oteli’nin 1940’lardan sonra kapatılmasıyla Tokatlıyan Oteli Tarabya’nın tek oteli olarak kalmış, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra el değiştirmiştir. Otel İbrahim Gültan tarafından satın alındıktan sonra Konak Oteli adını almış, zemini dahil beş katlı olan bu ahşap binayı yıkıp yeniden yapmak isteyen İbrahim Gültan, gerekli izni alamamıştır. Otel 19 Nisan 1954 günü çıkan yangınla tamamen kül olmuştur. Otelin kasten sahibi tarafından yakıldığı iddiaları uzun müddet kamuoyunu meşgul etmiştir. Bir kaç sene sonra yanan otelin arazisi satın almalarla genişletilerek bugünkü Büyük Tarabya Oteli yapılmıştır.
BÜYÜK TARABYA OTELİ : Ahşap olan Tokatlıyan Oteli’nin 1954 yılında yanmasından bir kaç yıl sonra Emekli Sandığı’na bağlı Emek İnşaat tarafından yapılmaya başlanmış ve 1964 yılında hizmete açılmıştır.Hilton ve Divan otellerinden sonra Türkiye’nin üçüncü beş yıldızlı oteli olmuştur.1980’lı yıllarda özel sektöre devri gündeme gelmiş, özelleştirme zamanında yapılamadığı için hizmet kalitesi de giderek düşmüş, yarı kapasiteyle çalıştığı için zarar etmeye başlamıştır.
2002 yılında otelin
işletmesini devralan Milenyum Oteller Grubu, eşyaları yenileyeceği için
otelin duvar ve tavan lambrilerinden, yangın çıkışını gösteren
levhalarına kadar tüm mallarını açık artırma yoluyla satışa çıkardı.
Toplam 2 bin parçanın satışa sunulduğu müzayedede, otelin tarihi
eşyaları komik fiyatlarla alıcı buldu.
Tadilata alınan Büyük Tarabya Oteli, 3.7 milyon dolara ‘sürtünme esaslı sarkaç deprem izolatörü’yle güçlendirildi. Temel bağlarının olmadığı, otelin bir kısmının boşta durduğu ortaya çıktı. Yıkılsa, öngörünüm bölgesi olduğu için yenisi yapılamayacaktı.
Büyük Tarabya
Oteli’nin depremde gördüğü zarar nedeniyle tetkik yapıldı ve görüldü ki
otelin bir kısmı boşta duruyor, otelin yapısına göre olması gereken bir
çok yerde temel bağlantısı yok. Dolayısıyla acilen deprem güçlendirme
çalışmalarına başlandı. Çünkü hem ani bir depremde yıkılması halinde
çevre binalara zarar verebilir, hem de Boğaziçi öngörünüm bölgesindeki
kesin imar yasağı nedeniyle yerine yeni bir otel yapılması mümkün
değildi.
Bir yıl süren sismik izolasyon çalışması Bolu Tüneli ve Atatürk Havalimanı’nın da güçlendirmesini yapan DOKA Endüstri tarafından gerçekleştirildi.. Bu sistemde yapının taşıyıcı sistemleri arasına yerleştirilen ‘sürtünme esaslı sarkaç tip izolatörler’, yapının salınım periyodunu artırarak yıkıcı özellik taşıyan kritik bölgelerden uzaklaşmasını ve yatay deprem kuvvetlerinden minimum şekilde etkilenmesini sağlıyor. DOKA Endüstri yetkilileri izolatörleri Büyük Tarabya Oteli’nin kolonları içine yerleştirdiklerini belirtirken, ‘Binanın yerle olan bağlantısını sadece bu izolatörler sağlayacak ve bunlar deprem sırasında 30 cm çapında her yöne oynayabilecek. Böylece bina çok yüksek şiddetli bir depremin bile onda birini hissedecek’ dediler.
5 Nisan 2006 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü mülkiyetindeki Büyük Tarabya Oteli için en yüksek teklifi 145,3 milyon dolarla Bayraktarlar Holding vererek otelin yeni sahibi oldu.
HUBER KÖŞKÜ : ( CUMHURBAŞKANLIĞI KÖŞKÜ) :
Huber Köşkü 19.yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti’ne silah satan “Krupp” adlı firmanın İstanbul Temsilcisi ve Hicaz Demiryolu’nun mühendislerinden Alman Her Huber tarafından inşaa ettirilmiştir. Soğan kubbeli ana binanın mimarı bilinmemekle birlikte,yanındaki ek binaları o sıralarda İstanbul’da önemli eserlere imza atan İtalyan mimar D’Aronco tarafından yapılmıştır.
Boğaziçi’nin en gösterişli köşklerinden biridir.Alman Huber araziyi 1890 yılında Ermeni zenginlerinden Tıngıroğlu ve Düzoğlu’dan satın almış, 64 bin metrekarelik bahçeyi bizzat kendisi ağaçlandırmıştır. 19.yüzyılın sonuna doğru Almanya dünya siyasetinde etkili olmaya başlamış, kendine yeni pazarlar ve müttefikler aramaya başlamıştır.Osmanlı Devleti de diğer büyük devletlerle yaşadığı kötü tecrübelerini Almanya ile yaşamamak için bu devletle olan ilişkilerini daha farklı tutmuş ve müttefik olmuştur.
Osmanlı Devleti o zamanki
ihtiyacı olan silahların büyük kısmını dışarıdan aldığından Almanya’dan
alınan silahların komisyonu da Huber’i zenginleştiriyordu.(KRUPP
firmasının döktüğü o zamanın top silahları Beşiktaş’taki Deniz
Müzesi’nin bahçesinde sergilenmektedir.)
Huber İstanbul’da bulunduğu ve bu ticaretle uğraştığı zamanlarda İstanbul hayatının bir parçası olmuş,doğayı ve tabiatı sevmiş, bahçesinde hayvanlar beslemiştir.Sattığı silahlardan daha hayırlı bir iş yapıp, arazisini ağaçlandırması bugün bile Boğaziçi’ne zarafet katan az sayıda güzelliklerden biridir.
Osmanlı Devleti tarih sahnesinden silinince gayrimüslim azınlık burjuva sınfı İstanbul’u terk eder. Alman Huber ailesi de İstanbul’u bırakıp Almanya’ya döner. Bir zaman sonra dönemin Maliye Bakanı Necmeddin Molla bu köşke sahip olmak ister.Bunun için ta Almanya’ya Augsburg şehrine giderek Huber’lerden yalıyı satın alır bir müddet burada oturduktan sonra yalıyı Hidiv İsmail Paşa’nın torunlarından Sultan Hüseyin’in kızı Prenses Kadriye’ye satar. Mısır Kralı Fuat hanedan üyelerinin Mısır’da oturmasını isteyince Prenses Kadriye çaresiz kalarak köşkü Notre Dame De Sion Fransız Kız Okulu’na devreder… Köşkte oturan rahibelerin ölümünden sonra bina sahipsiz kalmış, miras hukukuna göre hazineye intikal etmesi gerekirken,Boğaziçi Turizm A.Ş. adlı bir şirket Fransa’da araştırma yaparak , rahibelerin akrabalarına ulaşmış, köşkü satın almak istemiştir. Ancak satın alma işleminde sahte belgelerin kullanıldığı anlaşılınca satışa el konulmuştur. 1985 yılında Maliye ve Gümrük Bakanlığı’nca Cumhurbaşkanlığı İstanbul Köşkü olarak kullanılmasına karar verilmiş, kamulaştırılmış ve baştan sona tamir edilmiştir.
ZARİFİ AİLESİ VE YORGO ZARİFİ :
Zarifi Ailesi 19.yüzyılda varlıklı ve zengin İstanbullu Rum ailelerinden biridir. Marmara Denizi’nde Paşa Limanı Adası’nda şarapçılık ve üzümle uğraşırlarken İstanbul’a gelip yerleşmişler ve servet sahibi olmuşlardır.
İlk Zarifilerden Yani Zarifi 1821’de Mora ayaklanmasının maddi destekçisi olduğu anlaşılınca , her şeyini geride bırakarak Rusya’nın Odessa şehrine kaçar. İstanbul’daki tüm servet ve mallarına el konur.
Rusya’ya kaçan Yani Zarifi burada büyük oğlu Yorgo Zarifi’nin iyi bir eğitim almasını sağlamıştır.1829 yılında Edirne anlaşmasıyla Yunanistan bağımsız olunca Yunanistan’a geçmişler ancak ticaret hayatında yükselmek isteyen Yorgo Zarifi 1832 yılında İstanbul’a tekrar dönmüş ve ticarete atılmıştır.
Burada yine bir zengin Rum tüccar olan Dimitri Zafiropulo ile önce tanışır,şirketinde çalışır ve sonra da kızı Eleni ile evlenir. 1840 yılında kayınpederi ile ortak olur ve ticari hayatta yükselmeye başlar.
Daha sonra küçük kardeşi Mihal’i Londra’ya göndererek bir bankerlik
şirketi kurdurur.Bu şirket İngiliz bankerleri ile Osmanlı Devleti
arasındaki irtibatı sağlamak amacı güder.
1860’lı yıllara gelindiğinde Zarifiler İstanbul’dan Mezopotomya’ya kadar geniş ticari geliri olan bir ekonomik güce ulaşmış oluyordu.
Yorgo Zarifi’nin en büyük hayali bir banka kurmak idi.
1879 yılında Osmanlı devlet borçları ödenemez duruma geldiğinde devlet bazı vergi gelirleri karşılığında Galatalı bankerlerle borçların 10 yılda tasfiyesi için anlaşma yapmış ve Rüsum-ı Sitte idaresi kurulmuştur. Bu Galatalı bankerler arasında en etkili bankerlerden biri de Yorgo Zarifi idi.
1850’lerin başından itibaren devlete kısa vadeli avanslar sağlayan,pek çok şirkete kurucu sıfatıyla ortak olan Yorgo Zarifi 1881 yılında hastalanır. Doktorların tavsiyesi üzerine hava değişimi için İsviçre’ye gider.Bir müddet sonra geri döner. Hastalığı iki sene zarfında daha da ilerler.1883 yılında ağır bir felç geçirir.Sekiz ay kadar bu durumda kalır.1884 yılının nisan ayı başlarında ölür ve Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı’na gömülür.Kalbi de hatıra olarak saklanmak üzere altın bir kavanozda kimyasal işlemler yapılarak saklanır. Bu altın kavanoz , 1955 6-7 Eylül olayları gecesinde Tarabya’da Aya Pereskevi Kilisesi yağmalanırken kırılıp dökülen eşyalarla birlikte yerlere saçılmıştır.
İstanbul’un işgal yıllarından sonra 06 Ekim 1923’de Türk ordusunun şehre girmesiyle İstanbul’daki pek çok Rum kendini emniyette hissetmediğinden bir çoğu Yunanistan’a göç etmiş, Zarifi ailesi de diğerleri gibi geçici bir süre göçü tercih etmiştir. Fakat Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Zarifi ailesi eski zengin günlerini yaşayamayacağını anlayınca Tepebaşı’ndaki kışlık köşklerini elden çıkarmışlar, Tarabya’daki büyük yalı ve arkasındaki koruluk alanı 30 sene daha ellerinde tutmuşlar, 1954 yılında ise geniş bir alana yayılan arazi ve köşklerini satmışlardır. Sahildeki beyaz Villa Zarifi Köşkü Sultan Abdülaziz döneminde inşa edilmiştir. 1964 ve 1974 yıllarında iki kez yangın geçirmiş ve orijinal yapısını kaybetmiştir. (Bakınız :Arşiv belgeleri - Zarifi Köşkü yangın raporları) Şu anda İstanbul Ticaret Odası burasını 49 yıllığına kiralamış, gerekli tadilat ve restorasyon için izin beklemektedir. Korunun içinde tepede bulunan küçük köşk ise son dönemde yeniden inşa edilmiş geçirdiği tamirat ve tadilata rağmen bakımsızlık,rutubet ve yediği rüzgarlarla sıvaları dökülmüş,kiremitleri uçmuş, yeni sahibinin kendisini kurtarmasını beklemektedir.Koru içindeki ve tepedeki bu küçük köşk içinde gizlendiği ağaçlıkta sanki hala eski hatıralarını yaşamakta ve inanılmaz çevre tahribine kalabalıklaşmalara karşı o eski Tarabya hatıralarının en sessiz tanığı olarak hayatını sürdürmektedir.
Zarifi ailesinin tüm fertleri hayırseverlikle tanınmışlardır.Büyükada Rum Yetimhanesi, Balıklı Rum Hastanesi,Tarabya’da Aya Pereskevi Kilisesi, gibi hayır işlerinin yanı sıra 1865’de kurulan Tarabya Belediyesi’nde de meclis üyeliği yapmışlardır.
OSMAN REİS CAMİİ : Arşiv belgelerinde adı Osman Reis Cami-i Şerifi diye geçmektedir. Bugünkü Veli Dondurmacısı’nın bulunduğu yerde idi. Eski fotoğraflarda minaresi seçilmektedir. 1892’lerde yıkılmaya yüz tutup harab olduğundan dolayı esaslı bir tamirat geçirdiği Osmanlı Arşiv belgelerinden anlaşılmaktadır. Yol açılması için tarihi bir çok eserin yok edildiği 1950’li yıllarda bu yıkımdan Tarabya da nasibini almış,Osman Reis Camii 1958-1960 yılları arasında sahil yolunun genişletilmesi çalışmalarında yıkılmıştır.
Osman Reis Camii’nin uzaktan seçilen minaresi.1800’lerin sonu.
TARABYA MERKEZ CAMİİ : 1964 yılında yapılmıştır.Mimarı Mehmet Ali Berman’dır. Camiin bulunduğu site arsasında onüç adet ahşap ev vardı. İnşaat devam ederken burayı piyangocu Nimet Abla yaptırmak ister. Ancak cami derneği ve vatandaşlar piyango parasıyla cami yapılmasına karşı çıkarlar. Kubbeli bir cami olmasına karşı modernist Alman Bauhaus ekolinden izler taşır.Bina kütlesinin oluşumu ve taşıyıcı sistem seçiminde günün uslüp ve sartlarına uygun bir tasarımı vardır.Minaresi daha sonra ilave edilmiştir.35 numaralı Tarabya fotoğrafında minaresiz haliyle net bir şekilde görülmektedir.
1970’lerin başı,Tarabya Merkez Camii henüz minaresiz. (kırmızı işaretli)
PETALA OTELİ : Tarabya’nın ilk otellerinden biridir.1899 tarihli İstanbul rehberinde adı geçmektedir.Muhtemelen Tokatlıyan Oteli’nin yapılmasıyla yıkılmıştır.
SÜMER PALAS OTELİ :
1890’lı yılların başında Belçika şirketi tarafından Mavroyenis
ailesinin konağının bulunduğu yere ,geniş bir araziye inşa
edilmiştir.Aya Pereskevi Kilisesi’nin sol tarafına düşmekteydi.
İlk yıllarında pek fazla rağbet görmezken İstanbul’u yıkan 1894 depreminden sonra ilgi odağı olmuş,1.Dünya Savaşı sonuna kadar gözde yazlık mekanlardan biri olarak İstanbul eğlence hayatındaki yerini almıştır. Burada düzenlenen bazı eğlence ve toplantıların devlet tarafından engellendiğine dair arşiv belgeleri mevcuttur.Otelin 150 yataklı olduğu ve o zamana göre elektrikle aydınlanan az sayıda mekandan biri olduğu bilinmektedir. 1940’ların sonuna doğru yıkılarak yerine apartmanlar dikilmiştir.Bugün de binanın bulunduğu yer Sümer Sitesi adı ile anılmaktadır.
TARABYA 2.MAHMUT ÇEŞMESİ : Tarabya Parkı’nda bulunmaktadır. Sultan 2.Mahmut tarafından 1831 yılında inşa ettirilmiştir.175 yıllık bir çeşmedir. Beyaz mermerden kare bir sütun şeklindedir. Dört yüzünde üst kısımda kitabesi vardır. Baş kısmı mermer süslemelidir.Doğu ve batı cephelerinde birer musluk ve su yalağı vardır. Tarihi bendler suyundan beslenmekteydi. (Bakınız :Taksim ve Hamidiye Suları-Prof.Dr.Kazım Çeçen, Sayfa :203 )
Not : 1926 tarihli Rumeli Ciheti haritalarında Tarabya Parkı’nın bugünkü Mado Dondurmacısı’nın bulunduğu mevkide bir çeşme daha gözükmektedir. (Muhtemelen tarihi bir çeşme idi ve yol genişletme çalışmalarında yok edilmiş olabilir.)
BEZM-İ ALEM VALİDE SULTAN ÇEŞMESİ : Bugünkü muhtarlığın karşısında Hayat Çeşmesi Sokağı’nda tuğralı ,büyük su hazneli tek yönlü bir duvar çeşmesidir.Sultan Abdülmecid’in annesi Bezm-i alem Valide Sultan 1853 yılında yaptırmıştır. 153 yıllık bir çeşmedir.Bu çeşme de 2.Mahmut Çeşmesi gibi Taksim bölgesine su veren tarihi bentler suyundan beslenmekteydi. (Prof.Dr. Kazım Çeçen’in Taksim ve Hamidiye Suları adlı eserinde Taksim suyundan su alan vakıf çeşmelerin listesinde yer almaktadırlar.) 1901 Yılında Sultan 2.Abdülhamid zamanında tamir ettirilmiştir.
Kitabesinde :
Paye-i Sultan Hamid Handa Oldu mamur Bezm-i Alem Çeşmesi Yazılıdır. (Tarih :Hicri :1319 Miladi :1901)
GÜMRÜK EMİNİ İSHAK AĞA ÇEŞMESİ : Eski Yıldızlar Restaurant, şimdiki Urfa'dan Kebap Lokantası'nın solundan Haziran Sokağı'na çıkarken sağ köşedeki beyaz köşkün girişinde bir ahşap namazgah ve çeşme bulunmaktadır. Bu çeşme Eski Gümrük Emini İshak Ağa'ya aittir. Tarabya'nın en eski çeşmesidir. Çeşmenin kitabesi orjinal olup etrafı sonradan mermerle çevrilmiştir.Burası ile ilgili Osmanlı Arşivi'nden bir belge buldum. Önceleri bu tarihi kitabenin başka bir yerden buraya getirildiğini düşünmüştük. Ancak Osmanlı Arşivi'nden çıkan belgede namazgah ve çeşmenin esas yerinin burası olduğu anlaşılıyor.Buraya belgede "ağaçaltı" denildiği yazıyor.
KİTABESİNDE : Sahibül hayrat vel hasenat Esseyyid İshak Ağa Emin-i gümrük-i Asitane Sene :1163 (Miladi :1750 ) yazmaktadır.
(İstanbul Gümrük Emini İshak Ağa Çeşmesi)
AYA PERESKEVİ KİLİSESİ : Yorgo Zarifi‘nin maddi desteği ile yaptırılmıştır.1860 yılında tamamlanmıştır.Bugünkü Sümer Sitesi girişinin 50 metre gerisinde bulunan kubbeli bir kilisedir.Yapıldığı dönemde bile Tarabya’nın Rum cemaati için fazla büyük bulunmuş,Zarifilerin biraz da prestij için yaptırdıkları bir kilise olarak görülmüştür.Kilisede Tarabya‘yı çok seven Yorgo Zarifi’nin kalbi cam bir bölümde saklanmaktadır. 40 yıl Terkos Metropoliti olarak Tarabya’da yaşayan Kalinikos da bu kilisenin bahçesinde gömülüdür. Kilise bahçesinde ; Osmanlı Şura-yı Devlet üyesi Aristarhis Bey,Thedor Baltazis,Sultan II.Abdülhamid’in saray baş hekimi Mavroyenis Paşa gibi ünlü Rumların mezarları bulunmaktadır.
Aya Pereskevi Kilisesi’nin ağaçlar içindeki kubbesi..
AYA YORGİ KİLİSESİ : Tarabya Oteli’nin arka kısmına düşen bölümde idi.Tarabya’da bilinen en eski kiliseydi.Yapım tarihi 1796 olarak bilinmektedir.1821 yılındaki Yunan ayaklanmasına misilleme olarak İstanbul’da tahrip edilen çok sayıda kiliseyle birlikte tahrip edilmiş daha sonra 1830 yıllarında tekrar inşa edilmiştir.Terkos Metropolitliği’nin merkez kilisesi idi.1950’li yıllara kadar kullanıldı.Yortu günü 23 nisan idi. 1958 yılında bu kilise Tarabya Oteli’nin inşası sırasında belediye tarafından istimlak edilerek yıkılmıştır.
Aya Yorgi Kilisesi (Kırmızı işaretli)
SURP ANDON KİLİSESİ : Ermeni Katolik kilisesidir.Otelin arkasından Tarabya top sahasına çıkan yolda 1 Haziran Sokağındadır.1871 yılında Andon Tıngır Yaver Paşa tarafından yaptırılmıştır.Orta Avrupa’nın Katolik kiliselerini çağrıştırır.Sık ağaçlarla kaplı bir bahçe içerisindedir. Tarabya’da bu kiliseyi dolduracak kadar Ermeni nüfus hiçbir zaman olmamakla birlikte Ermeni cemaatinin varlık ispatı olarak yaptırılmış bir ibadethanedir denilebilir*. *(O.Türker, Therapia’dan Tarabya’ya, sayfa :51 )
Andon Tıngır Yaver Paşa yazı geçirmek için geldiği Tarabya’da Frenkler mahallesinde bir arsa satın almış ve üzerine bu kiliseyi yaptırmıştır.O zamanlar ünlü kişilerin ve ailelerin kendi adlarına yaptırdıkları ibadethaneleri bulunurdu ve aileye bağlı rahip pazar ve bayram günleri dini ayin icra ederlerdi.* (İstanbul Ermenileri web sitesinden.)
Andon Tıngır Yaver Pşa 1810 yılında İstanbul’da doğdu.Küçük yaşta özel öğretmenler tarafından eğitildi.Ermenice,Türkçe,Grekçe,Türkçe ,Fransızca öğrendi. Genç yaşta babasını kaybetti. Bab-ı ali’ye girdiğinde 24 yaşındaydı.Tercüman olarak Paris’e gönderildi,çeşitli bürokratik kademelerde görev aldı. Yaptığı hizmetlerden dolayı imparatorluk iftihar madalyası aldı. 1850 yılında Fransız zengin bir bankacı olan David Glavani’nin kızı Fanny Glavani ile evlendi. Hiç çocuğu olmamıştır. 1872 yılında posta teşkilatının başına getirildi.Duyun-ı Umumiye genel denetçiliği gibi bir çok önemli bürokratik görevler üstlendi.Tarabya’da 1860’larda kurulan Belediye Dairesi azalığında da bulunmuştur. Gerek Osmanlı Devleti’nden gerekse başka yabancı devletlerden liyakat nişanları sahibi olmuştur. Eşinin ölümünden 5 yıl sonra 1908 yılında ölmüştür. Naaşı Surp Andon Kilisesi’nin yer altı kabrinde eşinin yanına defnedilmiştir.
TARABYA'DAKİ AYAZMALAR :
AYAZMALAR HAKKINDA BİR KAÇ NOT : İstanbul'da İsa Peygamber'e, Meryem Ana'ya ya da herhangi bir aziz ya da azizeye adanmış kutsal sulara "ayazma" denir. Yorgo L. Zarifi anılarında (s.295-96) ayazmalardan şöyle bahseder :"Yunanistan'da suyun ne kadar az olduğunu göz önünde bulundurduğunda, bir kaynak suyunu kutsal saymak gayet kolay anlaşılabilir. Fakat attığın her adımda suların fışkırdığı İstanbul için aynı şeyi söyleyemezsin. İstanbul'da ayazmalar o kadar çok ki abartısız bunların iki yüzü aştığını söyleyebilirim. Sadece Therapia'da dokuz tane var ! Hemen hemen her büyük kilisenin kendine ait ayazması var.Hatta bazılarının, her biri farklı bir azize adanmış iki ayazması bulunuyor...Ne gariptir ki ayazmalarla ilgili araştırmalar yapan hiçbir Bizans tarihçisi İstanbul ve çevresindeki bu abartılı ayazma sayısı sorununu incelemeyi düşünmemiştir...
Fransa viskonsolu E. Dutemple ise En Turquie d'Asie adlı eserinde ayazmalarla ilgili olarak şunları söylemektedir : "Ayazmaların her birinin Bizans devrine gittiği iddiası ile ayazmaların kurulması Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyılında karşılaşılan bir haldir. Osmanlı idaresinin son yıllarında Rumlar bir yerde biraz kuvvetlenip kiliselerini inşa edince,derhal gürültülü nümayişlere gider,bu arada her su kaynağını takdis ettirerek bunlara aziz ve azizelerin adlarını verdirir ve uydurdukları bu koruyucuların renkli resimlerini buralara asarak ayazma haline sokar bundan sonra da bağış toplarlardı..." Dutemple'ye göre bu tutum Rum Ortodoks topluluğunda adeta bir çılgınlık halindedir.Bütün pınarları takdis edilmiş suya çeviren bu durum ruh hastalıkları uzmanlarını ilgilendiren klinik bir sabit fikirdir.Bereket bu davranışa Türkler kayıtsız kalmaktadır !... E. Dutemple, En Turquie d'Asie (Paris, 1883, s.45-46)
AYA MARİNA AYAZMASI : Tarabya’da Kalaycı Nuri Sokağı’ndadır.1916 yılında yapılmıştır. İçinde bir kuyu ve tulumba vardır.1980’li yıllara kadar rahatça içilen suyu çarpık yapılaşmalar sonucu içilemez hale gelmiştir.
Aya Marina Ayazması-1916
AYA KİRYAKİ AYAZMASI : Dereiçi Sokağı’nın sonunda bugünkü Aksoy Sitesi’nin alt kısmına düşen vadide büyük ulu bir çınarın altında ,eskiden mesire yeri olan yerde bulunur.Şimdilerde Tarabya’yı Ferahevler’e bağlayan yeni bir yol çalışması bu ayazmanın hemen yanından geçmektedir.Yortu günü 7 Temmuzdur. Aya Kiryaki ayazmasına Tarabya ve çevresinde oturan Rumlar gelir ayin yaparlardı.
AYA İONNİS AYAZMASI : Tarabya’da çarşı içinde Bostan Sokağı’ndadır. Tarabya Sitesi’nin bulunduğu yamacın alt kısmında bulunur.1864 yılında inşa edilmiştir. İçinde bulunan suyu kurumuştur.
Aya İonnis Ayazması-1864
AYA PERESKEVİ AYAZMASI : Aya Pereskevi Kilisesi’nin avlusunda bulunur.Mimari olarak en iyi durumdaki ayazmadır.
TARABYA RUM METROPOLİTLİĞİ : Terkos bölgesinde bulunan Rumların dini anlamda bağlı bulundukları Terkos Rum Metropolitliği 1655 yılında taşınarak,şehre daha yakın olan Tarabya’da ikamete başlamıştır. İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlıdır ve Boğaz’ın Avrupa yakası bölgesi yetki alanı içerisindedir. Terkos Rum Metropolitliği görevini 1977 yılından beri Konstantinos Harisiadis yürütmektedir.Metropolitlik binası 6-7Eylül 1955 olayları gecesi yanmıştır.İçerisindeki tarihi kitaplık da bu yangında kül olmuştur.
|